13.5.13

5 kala..

Şu anki durumumu bir hissizlik hali gibi nitelendirebilir miyiz? Eh sayılır.. hissizliğe 5 kala haldeyim!

Niye mi? ben de bilmiyorum, aslına bakarsan bu aralar pek bilemediğim şeyleri yaşıyorum.. körü körüne değil yanlış anlama! Bile isteye yaşıyorum yaşamasına da, bir şeyler eksik gibi.. bazen körebe oynuyor gibi hissediyorum, bazen sessiz sinema.. bazense hiçbir şey hissetmiyorum.. huzursuzluk kırıntıları biraz.. biraz sarhoşluk bulanıklığı.. baş dönmesi! Hissettiklerim sanki hastalık gibi.. böyle olmaması gerek ama diyor içimdeki o ses! Uzun zamandır sesini duymuyordum.. bir şeyler yanlış diyor.. eksik dediğin o yapboz parçaları senin elinde değil diyor.. bulurum ben diyorum! Çok zor diyor -yine aynı ses-.. Tanrım sanki vicdan gibi, yok gurur, yok akıl sanırım!

Al işte yine konuştu.. “bulunmak istemeyeni ne kadar ararsan ara bulamazsın”.. saklambaç gibi!

Peki diyorum o halde.. başka bi seçenek bırakmadı ki.
Peki seçtiğin ne?
Onu da bilmiyorum ki..



"herkes ölecek nihayetinde, çok büyük bi olay değil" 50/50

Abartılacak tüm o duygulara inat.. dinle!

E.



8.5.13

Tekrardan çocuk olmaya cesaretin var mı?


Bilmeceler bana göre değil, ben dolambaçlı yollardan oldum olası hiç hoşlaşmadım!
Peki ya körebe.. saklambaç.. seksek? Ne gözümün bağlanmasından, ne birinden saklanmaktan.. ne de tek ayak üstünde bi o yana bi bu yana zıplamaktan hiç hoşlaşmadım! En çok oynadığım aslında en anlam veremediğimdi.. yerden yüksek!

Tabii o zamanlar çocuktuk şendik! Bu oyunları en iyi biz oynardık.. yan mahalledeki çocuklar öteki semttekiler.. hiç biri bizim gibi değillerdi.. oyun kuralları çok farklıydı.. çanak çömlek patlatmanın raconu vardı misal..

Biz her oyunun mucidiydik.. kendimizi (her ne oynuyorsak) bu oyunu bulan ilk kişi sanıyorduk! Nasıl bir bencilliktir.. ya da nasıl bir rekabettir o çocuk yaşta.. şuan anlamlandıramıyorum.. çocuk aklım uçmuş, yerinde yeller esiyor şimdi.

Ya sahi.. büyümenin zamanla olacağına kim inandırdı bizi? Zamanla olduğunu anlayabilmek için fark edilmesi lazım.. anlamlandıramadığımız şeyi nasıl zaman denen zamansızlıkla sınırlandırabiliyoruz ki.. saçma! Ben bi gün bi uyandım.. aynaya baktım, sonra da masanın üstünde duran çerçevedeki bana.. önce 7yaşındaki beni bi selamladım, ufaktan gülümsemeyi de ihmal etmedim tabi.. tek tek, hızlı hızlı film şeridi gibi (hep kullanmak istemişimdir) aktı geçti gözümden.. sonra tekrardan aynadaki benle buluştum.. artık ne o kadar sevimliydim, ne de o kadar saf.. büyümüştüm işte! Hani zamanla olacaktı.. hani adım adım.. pat diye oluvermiş ki, ben bir sabah pat diye bununla yüzleştim.. oysaki çok sıradan bir gündü..

Oyunlar.. çocukluğumu özlememe sebep tek şey desem yalan olmaz gibi.. he tabii bir de atlıkarınca var^^ şimdi gel de bu yaşında bin, adama deli derler..

Tek çocuklardanım ben.. hani o kıskanç, bencil, şımarık.. (lanet yaratıklar) olarak tanımlanan kesimden.. ben öyle değilim demekten dilimde tüy bittiği için artık açıklama yapmıyorum o ayrı.. neye inanmak isterseniz! Her neyse işte.. tek çocukgillerden olduğumdan ben de hayal dünyası baya bildiğin leb-i derya:) ondan olsa ki çeşit çeşit oyunların mucidiyim kendi çapımda.. adı konmamış milyonlarca oyunun tek sahibi.. ya da ben öyle sanıyorum (olması mümkün)

En favori oyunumu açıklıyorum.. ‘as good as it gets’deki obsesif Melvin gibiydim.. kaldırım taşları, saha çizgileri, yer döşemeleri.. aklına hayaline gelebilecek her türlü sınırlandırılmış küçük alanlar ve uzun, düz çizgiler.. işte en büyük eğlencem!! Bazen ikişer atladığım, bazen kendi etrafımda daire çizdiğim.. annemi çıldırtan iki ileri bir geri oyunum! –itiraf etmek gerekirse şimdi bile bazen yaparım, sonra bi an durur gülerim.. hala büyümeyen bi yanım kalmış olsa gerek..

Bir başkası ise.. resim çizme oyunu! Böyle söyleyince pek bi anlamlı olmadı farkındayım, ama bu oyundu benim için.. önce bir defter alırsın, sonra karakterleri belirler.. başlarsın hikayeyi oluşturmaya.. yazısız sadece resimlerle.. sadece kendi içimden oluşturduğum dialoglar, uzun monologlar falan.. hele bir de renkli boya kalemlerimde varsa (en rengi bol olanından) değmeyin keyfime..

Sonra.. Legolar tabii!!! Es geçemem şimdi.. tam bi lego delisiydim.. ama Legolara en son dokunduğum günü hatırlıyorum.. veda anımı.. kapı çaldı, akşam üstü. Babam içeri girdi yüzünde koca bi gülümseme, elinde kocaman bi paket.. (şimdi düşünüyorum da ben ne kadar küçüksem artık o paket bana devasa gelmişti) o an elimdeki son lego parçasını halıya bırakıp, paketi açmaya koyulmuştum.. dün gibi aklımda.. açtığımdaki çığlığımda bütün komşularımın kulağında hala benliğini koruduğuna eminim.. beni atari salonlarına götürmekten ve saatlerce oradan çıkmam için bana dil dökmekten bunalan babam sonunda bana atari almıştı!! Herhalde o andan sonra bazı şeyler değişti.. çok şey değişti şimdi! yalana gerek yok..


                                                                                                                 'Jeux D'enfants'

Biraz önce, güneşin doğmasına dakikalar kala yine bi playagain yaptım.. bu yazıdan önce iyi gider diye düşünmekte çok haklıymışım..gerçekten çok iyi geldi.. ‘jeux d’enfants’ duyanınız, izleyeniniz vardır elbet!(cesaretin var mı aşka diye de bilinir:)) Daha önce de yazmıştım sahi ben bunu.. olsun! Bi çok kez izlettiriyorsa kendini, bir çok kez yazılmayı da hak etmiştir diye düşünüyorum.. neyse işte spoi vermek istemiyorum.. hala bilmeyeniniz varsa bol oyunlu-aşklı-gururlu-cesaretli bi film. İşte bu!!

Mia beni mimlemişti.. konu: çocukken oynadığımız oyunlar! Aslında mim okumayı seven ben, blogumda yazmaktan ben hoşlanmıyorum.. bunu da herkes biliyor:) ama bu sefer, yazmak istedim.. bi ilk oldu yani benim için^^ hem mim gibi hem de değil.. oyunun kuralından olsa gerek benim de bi kaç kişiyi mimlemem gerekiyor.. ama ben değiştirdim bu sefer bu oyunu.. isteyen yazıversin, ne olur!!

“Cap ou pas cap?”

özlüsöz*: “çocukken ‘sataşma’ dediğimiz şeye büyüyünce ‘baştan çıkarma’ diyoruz..”  

özlüsöz**: “insan bazen böyle kötü alışkanlıklar ediniyor.. ‘birlikte uyumak gibi..’ mesela.”

son olarak.. tekrardan çocuk olmak, yine oyunlarda boğulmak.. bunca şeyi unutmak.. hiç kimseyi umursamadan ter içinde koşmaya var mısınız? tekrardan çocuk olmaya cesaretiniz var mı? ..ben de pek kalmadı gibi..

ve.. müziksiz olmaz tıktık^^

E.

25.4.13

Çok fazla mı gurur?


Neyin çok fazlası iyi oldu ki..

‘gurur’ sence bir kusur mudur yoksa erdem mi? gerçek olan mıdır.. yoksa gerçeği saklamak için giyinilen bir zırh mıdır? hepsi bu mu..

Konu aşk olunca hepimiz aptalsak.. konu gururumuz olunca da hepimizi birer aslan kesiliyoruz.. kendimizi ormanların kralı sanıp bağırıyoruz çağırıyoruz.. mütamadiyen kükrüyoruz.. ama ne yazık ki çoğu kez aynadaki ben dışında kimse bunu bilmiyor.. nedenini algılayamadığım bu şeyi nasıl başkasına açıklarım ki zaten.. aynada bile yüzleşmesi zorken, kendime ait dört duvardan çıkıp nasıl insanlara anlatırım gururumla aşkımın arasında kaldığımı.. uçurumun başında çok önemli bir karar için, hafiften parmak uçlarımda yükselmiş olduğumu söylemek.. gereksiz!

Aşk ve gurur.. ya da esas adıyla gurur ve önyargı mı demeliyim? Benim için fark etmiyor gerçi.. aşkta yeri gelir en alasından bir önyargı olmaz mı.. ya da önyargı diye küçümsenen o duygu bi bakarsın aşka dönüşüvermiş.. aslında düşünüyorum da aşık olmak güzel şey aslında.. insana düşünecek şey veriyor.. iyi ve ya kötü düşünüyorsun eni sonu..

Bu filmi her izlediğimde.. kitabını okuduğumda.. yüzümde hep bi tebessüm -izini bırakırcasına- inadına dudağımın kenarından ayrılmadı.. yine aynısı oldu.. bilmem kaçıncı kez izliyorum ama yine gülümseyebiliyorum.. ya böyle aşklara inancım yok ondan.. ya da tam tersi hep inanıyorum, o lanet gururuma rağmen..

Aslında bu filmle ilgili bi yazı halihazırda burada mevcut. Hatta naçizane küçük -kendi çapında sevimli- blogumun ilk yazısı olma ünvanını taşıyor.. normalde daha önce bahsettiğim filmlerden tekrar tekrar bahsetmekten kaçınırım.. ama bunda bi istisna yapıyorum.. Jane Austen hatırına! -bence ikilemlerin kadını- ki sanırım ondan bu kadar çok seviyorum..

Belki de kendimi .. tüm ruhsal sıkıntımı  en güzel bu ikilemler yansıtıyordur kim bilir?


                                                                                                               'Pride and Prejudice'

özlüsöz*: "yaşanılan şey sadece basit bir özentiyse, tek bir sone aşkı öldürebilir"

E.


19.4.13

Dipnot*

Sadece tek bir an bir çok olayı peşi sıra getirir biliyorsun dimi? Sadece ufak-basit bir olay seni bambaşka hayatlara dahil eder, bambaşka hayatları seninkiyle bütünleştirir.. biliyorsun dimi?

Şu kararsızlıklar ülkesinde.. tüm bu ikilemlerin başkenti olan bir yerden sesleniyorum..



                        

"hiç kimse idam edilmeyi beklemez"

Sanırım.. yavaş yavaş.. sessizce deliriyorum.. o kadar! Bilmem ki.. belki bazen bazı şeyleri yüksek sesle söylemek işe yarar! Ne dersin?

E.

17.4.13

Tek arkadaşım filmler!

3.1'e bile dayanamadı.. tepeme yıkıldı!

Bir çok şey kuruyorum.. kafam derin inşaat halinde.. kuruyorum yıkıyorum.. enkaz altında kalıyorum bazen, bazen dozerin kontrolü bende..

Uzakta olmanın verdiği bir çaresizlikle, yapboza çevirdim kendimi. Tek eğlencem hayallerim ve tabii ki her gün bir yenisini daha elde ettiğim karmakarışık düşünceler.. tüm bunlara bir kat daha çıkayım, olmadı bir kat daha diye diye.. gökdelen dikmişim dikmesine ama bi bakıyorum ki temelin kontrolü ben de değil.. altımdan kayan yere inat dengemi korumaya çalışıyorum.. inatla!

“inandığı her şey birkaç ayda yok oldu” diyor filmde.. sadece birkaç ayda tüm amaçlarının, tüm inançlarının kaybolduğunu düşünsene! İnsanın yaşaması için bir sebep kalmıyor gibi gibi..
Ama işte gel gör ki.. insanoğlu denen varlık öyle bir şey ki.. yeni inançlar doğurmada üstüne yok.. her an yeni bir inanç üretiyor.. her an yeni bir yasak koyuyor kendine.. her an yeni bir benlikte yeniden var oluyor!

Şu sıralar daha sonraları ahh bi zamanlar diye.. başlayacağım cümlelerin gerçekleştiği zamanı yaşıyorum.. tümden geldim.. normal olan yaşantıma bir es veremedim.. sadece parantez açtım! Ve o birilerine inat o parantezi  kapatsam bile yok saymayacağım..

Şu sıralar tek arkadaşım filmler! Günde kaç film izlediğimi.. bi haftada kaça tekabül ettiğini hesaplasam ciddi matematik işlemlerine girmem gerekir.. o kadar fazla düşünün.. bol zamanın ve yalnızlığın getirdiği en güzel şey olsa gerek..

Ama işte bu kadar fazla film izleyince de buralara hangisini yazacağımı bilemiyorum.. not aldıklarım.. yarım kalan yazılar derken.. en sonunda bugün dedim birkaç filmden bahsedeyim arka arkaya.. tek bir yazıda bir çok şeyi elden çıkarayım! Birbirinden alakasız filmler.. kimi ilk kez izlediğim kimi ise sadece nostalji olsun diye..

Sondan başlıyorum o halde.. son 3-2-1..

-bi Alman filmi! 
Daha önce hiç Alman yapımı bir film izlediniz mi? Ya da şöyle sormak gerek Avrupa sinemasından hoşlanır mısınız? Bunu soruyorum çünkü genel olarak öyle herkes sevmez bu tarz sinemayı.. efektlerden uzak Hollywood’un ışıklarından farklı.. biraz loş biraz karanlık ama bence daha doğal.. her neyse.. ben çok severim bu filmleri.. Fransa ve İspanya filmleri önceliğimdir ama İngiliz filmlerinin de ayrı bir yeri vardır.. inkar edemem! Ama açıkçası ilk kez bi Alman filmi izledim.. çocukluğumdan beri her haftasonu Kobra Takibi izlerdim bi. başka da bilmezdim Alman yapımı filmleri.. he tabii bir de Fatih Akın filmleri var bildiğim.. ama doğruyu söylemek gerekirse kendisini pek sevemedim!! Bugün dedim ki hadi bi film izleyeyim (her gün olduğu gibi^^) ve film alman yapımı olsun.. ee ne olsa ne olsa derken.. ‘Goodbye Lenin’i hatırladım.. (burada herkes bunu izleyip izlemediğimi soruyor.. ) ..gerçekten ısrarların sebebini anladım..

1989 Berlin! Daha fazla bir bilgi vermeyeceğim.. izleyin!! -ama şunu demeliyim.. almanca genel haliyle az biraz kaba bir dil olduğundan ilk duyduğunuzda irkilebilirsiniz.. bu dilde film de izlenmez demeyin.. zamanla alışıyorsunuz..^^


                                                                                                                    'Goodbye Lenin'

-bir Erasmus filmi!
Ee vaktiyle izlemiştim bu filmi.. geçen yıldı sanırım.. hatta filmin ortalarında “yook yook.. gitmem ben erasmusaa.. “ diye bağrındığımı hatırlıyorum.. ama sonu güzel bitti ki şuan bir erasmusum!  Xavier gibi Barcelona’da değilim belki ama.. (ah gönül ne isterdi..)

Geçenlerde burada birilerine anlatıyordum bu filmi.. sonra dedim bir daha izleyeyim.. dediğimden anlayacağınız üzere film bir İspanyol yapımı.. türkçe adı: İspanyol Pansiyonu..  yine Avrupa sineması^^ eğlenceli diyebilirim, hele eğer daha önce erasmus tecrüben varsa kendinden çok şey bulabilirsin, daha çok sevebilirsin!
-filmle alakalı değil ama şunu da demeden geçemeyeceğim, her erasmus kelimesi duyduğunda “oo parti!!” diyen herkesi bir kaşık suda boğabilirim..-


                                                                                                                 'L'auberge Espagnole'
 -bir nostalji!
“Sana gelecek hakkında bir şey söylemeliyim!”

Zamanda yolculuk denilen şey hangimize cazip gelmemiştir ki.. belki bilmemenin verdiği o lanet merak.. belki de o evrensel ‘niçin’ sorusuna cevap bulmak.. ya da olduğun zamana uzaktan bakmaktır tek amacın.. olamaz mı?

Neden bahsettiğimi anladınız dimi? Bilmemenizin imkansız olduğu bir filmden bahsediyorum.. eğer 80ler çocuğuysanız ya da 90ları hakkıyla yaşayanlardansanız..  Marty ile Dr. Emmet’ı hatırlamamanız gibi bir durum olamaz diyorum.. bu kadar da kesin konuşurum! Geleceğe Dönüş'ü bilmiyorum diyen olamaz! olmamalı.. 

Benim çocukluk hayalimdi Delorean’la yolculuk yapmak.. aynı hayali paylaştığım biriyle o kadar çok konuştuk ki son zamanlarda, tekrardan izlememek elimde değildi! 3 gün 3 yolculuk.. 3ü de birbirinden güzel.. -bu filmin 1985de çekildiğine inanmak çok zor!- son kez.. Steven Spielberg’i çok sevdiğimi daha önce söylemiş miydim?

dipnot*: kaykaya olan merakım hep Marty yüzünden!!

"Sanırım henüz buna hazır değilsiniz! Ama çocuklarınız buna bayılacak.."
Bir de şunu dinle^^

                                                                                                                       'Back to the Future'

..gelecekte görüşürüz!

E.