12.1.16

Challenge Accepted!! (#dizimeydanokuması)

'Barney Stinson’n meşhur sözü.' 
Buradan Zihin’e sesleniyorum.. meydan okuman kabul edilmiştir!!:)

Şimdi öncelikle söylemem gereken bir şey var: daha önce film meydan okumasına katıldığımda ‘o kadar çok film var ki nasıl seçerim’ diye yakınırken; bu durumda tam tersi düşünüyorum. ‘o kadar az var ki izlediğim dizi.. nasıl cevaplarım bu soruları!’ amaa.. yine de dayanamadım ve katılıyorum bu meydan okumaya. Biraz geç olsa da:)

Lafı fazla uzatmadan hemen sorulara geçiyorum. (soruları merak edenler için; veya katılmak isteyen olursa diye.. tık!)

#1 En Sevdiğiniz Dizi?

Enn enn çok sevdiğim dizi sorusuna; hiç tereddüt etmeden tek ve net bir cevabım var. (yahu az seçeneğin olunca kararsız olmuyor insan!) tabii ki Dawson’s Creek!
Ergenliğimin Capeside’ı;  “aşk her şeyi altüst eden berbat bir alışkanlık.” diyen ilk aşkım, don kişot’um Pacey Witter’ı asla asla hiçbir diziye değişmem:)

Hala sıkılmadan izleyebildiğim; boş beleş gençlik dizilerinden daha fazlasını bulduğum ve bir o kadar da samimi ve doğal diyaloglarıyla beni kalbimden vuran Joey, Pacey, Dawson ve Jen’i unutmuyorum.



#2 En Sevdiğiniz Dizinin En Sevdiğiniz Sahnesi?

Hımm.. işte bu zor oldu. Çünkü o kadar çok var ki.. (Pacey ile Joey’nin içinde olduğu her sahne!) desem çok mu genel olur. Tamam tamam.. seçiyorum birini.

sadece bilenler için anlam ifade eden kısma geçiyorum:)

Joey, Pacey ile Dawson arasında kalmıştır. Ve gitgide Pacey’den uzaklaşmaya başlar.. Pacey’nin Capeside’dan gitmeye karar verdiğini duyması ise onu allak bullak etmiştir. Bir yandan Pacey gidiyor diye üzülüyorken; bir yandan da bu konu hakkında kendisine hiç bir şey dememesi kızdırıyordur. Bir akşam; daha önce Pacey tarafından bir şeyler çizsin diye alınan duvarın önünden geçen Joey, onu bekleyen beyaz duvarı bulamaz. Üzerine ‘ask me to stay’ yazılıdır. Duvara bakakalır ve arkadan Pacey belirir.


Sanırım bu sahne en sevdiklerimin başında geliyor. Aslında daha çok var. bak bak bir de bu var.. tık!


#3 Herkesin Mutlaka İzlemesi Gerektiğini Düşündüğünüz Dizi?

Şu sıralar gelen 2.sezonuyla mutluluktan havalara uçtuğum Mozart in the Jungle!! demekten gurur duyuyorum. İzleyin, herkes izlesin!

Öncelikle Gael Garcia Barnel’in başrolünde olduğu bir dizi nasıl kötü olabilir ki zaten..  New York Senfoni’de geçen, bölümlerin takır takır nasıl geçtiğini anlamadığın tatlı mı tatlı bir dizi.



#4 Çok Daha Fazla İnsanın İzlemesini İstediğiniz Dizi?

İştee! Yakın çevremden başladığım kimi görürsem söylediğim ama daha kimseyi başlatamadığım dizim The Affair tam da bu sorunun cevabı sanırım.

İlişkiyi ve ‘aldatma’ konusunu tek bir açıdan anlatmanın tersine –aldatma- çevresinde yaşayan dört karakterin bakış açısıyla ayrı ayrı görebilme şansımızın olduğu ender dizilerden biri. Ne diyeyim ki.. Joshua Jackson’a olan hayranlığım sebebiyle başladığım dizi, kurgusuyla ve kahramanlaştırmadığı karakterleriyle, gerçekçi hikayesiyle beni kendisine bağımlı yaptı.


E siz de bakın bakalım.. çok daha fazla insan izlesin de konuşalım ya biraz.




2.1.16

1 Kilo Mandalina – 1 Film

Yine yılbaşı. Yine film izledim. Ve bir kilo mandalina yedim.

(bu gecikmeli bir yılbaşı yazısıdır.)

Evet evet biliyorum. Son zamanlarda yazmakla aram pek bi nahoş. Yine de yeni yılı yeni bir yazıyla karşılamayacak kadar ölmedim. Buradayım!!

Selamlar hepinize! Nasıl keyifler? 10’dan geriye doğru saydınız mı? 2016’ya tıpkı geçtiğimiz yıllarda yaptığımız gibi sevinç nidalarıyla merhaba dediniz mi? Şayet demediyseniz.. heh işte benim taraftasınız! Hoş geldiniz:)

Size bir kilo mandalinayı nasıl yediğimi anlatmayacağım, merak etmeyin:) Aa ama kafama takılan bir soru var onu da sormadan geçmek istemiyorum. Siz mandalina yerken o beyaz şeyleri temizler misiniz? Ciddi soruyorum bak. Ben mandalinayı tupturuncu olana kadar soyup soğana çeviririm. Üniversite yemekhanesini mesken tuttuğum günlerde arkadaşlarım hep güldü, eğlendi benle. Yemekhanede mandalina varsa bana travma, arkadaşlarıma eğlenceydi. Hey gidi günler be.. heh ne diyordum ben. Var mı ya aranızda benim gibi bir manyak? Ya vallahi daha lezzetli oluyor. Hem soyması da ayrı eğlenceli. Deneyin bi.


Bu yıl uzun yıllardır geleneksel olan Bridget Jones klasiğime dokunmadım. Yılların geleneğini bozup, izlememe kararı aldım. Ama Hugh Grant ve Colin Firth’den vazgeçemeyip bir başka yılbaşının olmazsa olmazı ‘Love Actually’i izledim. Uzun zamandır izlemiyordum, güzel geldi. Bu filmi ilk izlediğimde 2005 yılı falandı sanırım. Kuzenimle sinema keyfi yaptığımız bir yılbaşı sabahı DVDlerin arasından bunu seçmiştik. Filmin kapağı tam bir christmas ruhu ne de olsa. O zaman hiç sevmemiştim. Çok durağan, sıkıcı gelmişti, hatta İngiliz aksanından nefret etmiştim. (ne büyük salaklık!!)

*Hugh Grant’ın dans sahnesi için koca bir gülücük:)

Tabi sonrasında birkaç defa daha izledim. Ama hep yılbaşında:) Tabi düşüncelerim ziyadesiyle değişti. Bence bu film naif, noel ruhuna uygun, bol ünlülü keyifli bir film. Bu yıl geçti ama seneye yılbaşına alternatif olsun. Zaten uçup gidiyor zaman..

Vee yılın ilk günü The Killing’e başladım. İlk sezon bitti bitecek. Bir Mutlu Keçi önerisine nasıl kayıtsız kalamadığımın kanıtı olan bu dizi, çok güzel be arkadaşlar. Zaten Vancouver-Seattle bölgesinde geçen bi filmi veya diziyi sevmeme ihtimalim bi Tim Burton filmini sevmeme ihtimalim kadar. Yani sıfır.
Dizinin konusu hakkında hiç ama hiç spoi vermeyeceğim. Sadece izleyin.

  


*çift sayılardan pek hoşnut olmasam da 2016'yı sevmeye çalışacağım. Söz!

MUTLU YILLAR!!

21.12.15

En Uzun Gece

Geceleri uyanık, gündüzleri uykuda geçiren biri olarak; en sevdiğim gün olarak 21 Aralık’ı işaretliyorum.


Mehmet Güreli sever misin?

Günün birinde bu soruyu sormuştu biri bana. Evet demiştim. Ona en sevdiğim şarkısının ‘Uçurtma’ olduğunu söylemiştim. İnanamamıştı. Belki de Mehmet Güreli’yi sadece ‘kimse bilmez’ olarak bilenlerden olduğumu düşünmüştü bilmiyorum. Şimdi hatırlamıyordur bile. O çok severdi, biliyorum. Güreli seven adam farklı olur biliyor musunuz? Böyle farklı, içten.. ne bileyim işte. Evet.. yine bana güzel bir insanı ve güzel geçen günleri hatırlatan bir müzisyenle daha baş başayız sayın okur. Ne yapalım, bazı anıları şarkılarla yeniden yaşatmak benim gibi –mişli zaman kipinde yaşayan insanlara göre bir hareket. Ne yaparsın!

Bugün sabah, Ceylan Ertem & Cihan Mürtezaoğlu düetine denk geldim, sosyal medya mecralarının birinde. Uçurtma’yı söylemişler. Hem de çok güzel söylemişler. Bir bakın siz de..



Filmler ve kitaplar olmasa şu bomboş günlerim nasıl geçerdi hiç bilmiyorum. Hayatımın hiçbir anında bu kadar sosyal hayattan uzak hissetmemiştim kendimi. Hep bir şeyler için çalışmıştım. Ya da nasıl desem hep yetişmem/yetiştirmem gereken işlerim vardı. Şimdi yok. İnanın bu hiç güzel bir şey değil.

Dedim ya iyi ki filmler ve kitaplar var.

Aslında izlediğim filmler için uzunca bir listem var, takdir edersiniz ki. Ama hepsini bir anda yazıverirsem sanki değersizleşeceklermiş gibi geliyor. Korkuyorum. (şu filmlere bu kadar değer vermek ne kadar normal?)

Seçmece//

#Infinitely Polar Bear / 2014
Uzun zamandır bekliyordum, Mark Ruffalo’nun manik depresif bir baba olarak karşımıza çıktığı bu filmi. Tek cümleyle özetliyorum: “beklediğime değdi, kesinlikle izleyin!”

#Trouble with the Curve / 2012
Kanada sinemasına karşı zaafımın yanında; bir de North Carolina’ya karşı anlamsız bir hassasiyetim var. Nedenini bilmiyorum. Bu filmin de bir kısmı orada geçiyor. Bir kısmı da beyzbol sahalarında.

Takım sporlarına karşı fazlaca ilgim alakam var. Bu konuda kelimenin tam anlamıyla babamın kızıyım. O nedenle ki, sporlu filmlerden pek bi hoşlaşırım. Genelde sonucunu tahmin ettiğim bu filmler beni saçmasapan mutlu eder.

Film için şunları söylüyorum: Clint Eastwood bir harika. Justin Timberlake çok yakışıklı. Amy Adams da tam anlamıyla babasının kızı:)

#Paris / 2008
Filmde Paris ile ilgili bir tanımlama yapıyorlar. ‘binbir suratlı şehir’

Çok sevdim bu betimlemeyi. İstanbul için de kullanıldığı içindir belki de.. mesela bir cümle daha vardı: ‘burası Paris, halinden memnun bir kişi bile bulamazsın.’

İşte adı üstünde film aslında Paris’i anlatıyor. Paris’i anlamaya çalışırken de karşınıza insanlar çıkıyor. Kesişen hikayeler, bazen sadece yoldan geçenler.. Romain Duris için izlemeye başladığım film aslında diğer insanların daha çok hayatına yer verse de.. tatlı ve sıcak bir hikayeler kümesi. 

Ayrıca filmde Juliette Binoche var. Hayranım bu kadına!!

#Addicted to Love / 1997
İşte kalbimin sahibi 90lar sineması!! Meg Ryan ve Matthew Broderick ikilisi. Film tam anlamıyla bir romantik-komedi. Ne eksik ne fazla. Kimi sevdiğini ve kim olduğunu seçemeyeceğini vurgulayan, Hollywood’un toz pembe aşk hikayelerinden komik bir örneğini sunan tatlı mı tatlı bir film.

Maggie’nin çektiği fotoğraflar pek bi güzeldi.

#Pierrot le Fou / 1965
Cessie’nin bir yazısı sayesinde bir kartpostal yüzünden uzuuun zamandır aradığım bir filmin ismine kavuşuverdim. ‘Pierrot le Fou’. Ve aradan çok zaman geçirmeden izleyiverdim. Film tam anlamıyla sözcükler etrafında hareket eden kesitlerden oluşuyor.

Ya ben çok odaklanamadım filme, ya da Jean-Luc Godard yapımlarından bazılarını cidden anlamıyorum. Ama filmin içinden cımbızla çektiğim bazı cümleler var ki.. işte onları çok sevdim.

‘hayat kitaplardan farklıdır. öyle olmasını isterdim.. anlaşılır, mantıklı, düzenli.. ama değil.’


Pierrot le Fou


Godard’ın filmde dediği gibi.. ‘bazı günler böyledir işte, karşına sadece aptallar çıkar.’
ya da tüm gün odanda oturur yetenekli yönetmenlerin filmlerini izlersin. günler.. 24 saat safsatası.  



14.12.15

aRalık/ aNkara

‘Ankara’yı sevmek şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir.’ –MahirÜnsalEriş

Şehirlerin ruhu var derler, ama bence sadece yaşanmışlıkları var. İnsanlar varsa şehir yaşar, esasen ruha ait olanlar insanlardır. Ne kadar bunu aksini iddia ederek yaşasalar da..

Ben Ankara’lıyım. ama sorun bakalım ne kadar öyle hissediyorum. cevabım eşittir negatif. Mesela hep ‘doğma büyüme İstanbulluyum’ diye tanıtırım kendimi.. aidiyet duygusunun sadece yaşanılan şehre göre şekillendiğini varsayarım. Zaten aslında pek de herhangi bir yere bağlı olan biri de değilim. 
Ne bileyim, hep saçma gelmiştir memleket hikayeleri.

Nereliysem nereliyim.. ben mi seçtim? Bunun için neden övüneyim ki.. ya da sırf anne babamla aynı yerde doğdu diye birini neden diğer insanlardan ayrı tutayım.. diye uzayan giden sorunsallar; ve reddedişler benim tabiatımda var sanırım.

Geçtiğimiz haftasonu arkadaşlarımın yanına Ankara’ya gittim. Daha önce sayısız kez gittiğim şehre son 5 yıldır hiç gitmemiştim. Galiba insanlar büyüdükçe/yaşlandıkça bir yere ait olmayı daha çok ister oluyor. Ya da ben bu aralar çok duygusal zamanlar yaşıyorum, bilmiyorum.

Ankara bana bu sefer çok farklı hissettirdi. Ayazını sevdim. barlarını sevdim. sokaklarında dolanmak bile ayrı keyif verdi. Şehir evim gibi hissettirdi bana. Hiç yabancı değildim sanki.. garip biliyorum. Hele ki benim gibi düşünen biri için şuan böyle cümleler etrafında dolanmam şaşırtıcı.

Sanırım yaşlanıyorum..

İstanbul deyince aklıma gelen şeyler bir bir uçup gidiyor. Realist bir hayata geçiş yapan hayalperest dünyam ilk olarak yaşadığı şehri çıkarmak istiyor. Ama ne yazık ki alışkanlıklarından kolay vazgeçemeyen ben, kabul edemiyorum bunu.

Dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına  geleceğimi bilsem de.. İstanbul’dan yavaş yavaş ayrılmak istiyorum. Kim bilir belki özlemeliyim.. sınırlarından insan kusan bu şehri. Belki de onu uzaktan sevmek aşkların en güzelidir??

...
Neyse bana Ankara’yı sevdiren iki insandan bahsedip; bu duygusal/ağlamaklı yazıma son vermek istiyorum.

İlki, Barış Bıçakçı tabii..  Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i okuyup, Enderle Çetin’in elinden tutup Ankara’nın grisinde gözleri kapalı yürümeyi istemem mi? ya da Baharda Yine Geliriz’in ezbere bildiğim öyküsünü eline alıp; ‘yolculuk..’ demez miyim, sanki karşımdaki sesin bana ‘içimizdeki taşlar yerine oturuyor’ demesini bekler gibi..

Ne bileyim işte.. dedim ya bu aralar hassasiyet çanları duygusallığa yakın çalıyor. Nihal gibi konuşayım o halde.. ‘geç ve sarhoş gelirsem beni yine sever misiniz?’

İkincisi de şüphesiz Behzat amirim.

Bu konu hakkında daha fazla söze gerek var mı ki..




8.12.15

Bırakalım Dağınık Kalsın..

çünkü yine dağıldı. 
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       13.11.15/

(21:32)
Her şey Sofar’dan Salon’a etkinliğinde keşfettiğim Deniz Tekin’i dinlememle başladı. Öyle bir ses ki, 18 yaşındaki bir kızdan Ahmet Kaya dinliyorsunuz ve yadırgamıyorsunuz.. öyle düşünün.
İşte benim bünyem bu sesle birlikte bağışıklığını kırıverdi. Çok fena bir alışkanlığın orta yerine düştüm.  

(22:01)
Hiç üstünden ayları hatta yılları devirdiğiniz bir an’ı dün gibi hatırladığınız oldu mu? Ama anımsamak değil.. sanki şuan yaşıyormuş gibi hissetmekten bahsediyorum.

hep Deniz Tekin yüzünden..

(23:52)
Yazıp silmekten bitap düştüğüm saatlerin bilmemkaçındayım. Boş bir sayfayı önüme alıp oturduğum saatin üstünden çok geçti. Ama hala bazı kelimeleri söylemeden derdimi anlatmanın yolunu bulamadım. olmayacak deyip boş mu versem, yoksa ‘Sezenler Olmuş’u dinleyip kendime bir şans daha mı versem bilemedim.

(00:00)
Kafamı geriye çevirdiğimde, başım dönüyor demiştim günün birinde. Arada sırada doğru laflar da dökülüyor ağzımdan, şaşırtıcı.

Bakıyorum da.. suçu başkalarına attığım bazı hataları yaşamama sebep olmuşum. Ya da kabul edemediğim şansların altında ezilmişim. Belki de fark edemediğim bir Disney masalının orta yerinde sıkışıp kalmışım..

(01:47)
Ama ne var biliyor musunuz, ne fark ettim. Tüm bu varsayımlar.. hepsi, beni  Ahmet Kaya’nın o meşhur şarkısının şu dizesine getirip sırt üstü yere atıyor:

‘kederli bir akşam içmişiz, sarhoşuz hepsi bu.'