10.8.11

Köstebek kokusu alıyorum..


    Kimse yalan söylediğini itiraf etmez. Hep farklı bir karaktere, farklı bir duyguya bürünür ama buna hiçbir zaman yalancılık adını vermez. Herkes ruhunda bir köstebek saklar. İçini kemiren ama dışa hiç bir şey belli etmeyen. Kendi kendine duyduğun şüphe. İçindeki köstebekle verdiğin sonu gelmez savaş.
   Yalan söylemek için; ulvi bir görev, minnet duyduğun bir kişi ya da sadece teraziyi dengede tutmaya çalışmak yeterli bir bahane olabilir mi? Kırılan kalp, sarsılan güven, kimlik kaybı. Bütün bunlara değer mi?
    Köstebekler görmez ve hep toprak altında yaşar. Ama yüzeye çıktıklarında etrafında koca bir toprak yığını olur. Yuvalarının kargaşası önemli değildir artık Çünkü, her şey bitmiştir, oyunlar sona ermiş hedef ortadadır.
    Bazen o meşhur dengeyi kurmak için türlü yollar deneriz. Köstebeklerin yuvalarından daha karmaşık ilişkiler içinde buluruz kendimizi. Bu yoların en meşhurunun ise saklanmak değil hedef şaşırtmak olduğunu da iyi biliriz. -Eğer olduğun kişi olmak istemiyorsan, başkalarını kendi benzerin yap. Yani işlem bu kadar basit.

  Köstebeklerden bu kadar bahsetmişken The Departed’ı izlemeden geçmek olmaz. Bakın bakalım bi, köstebeklerin sonu nasıl oluyormuş. Siz de bilirsiniz ki bazen sonumuzla yüzleşmek en etkili ilaçtır.
                                         
                           
              

              E.

9.8.11

'Keşke' bir gün biter mi?

       Yıl 1958, New York.
     Sonunda buldum. Keşkelerimin başlangıç noktası, 18.yy İngiltere’si mi, Manhattan 1950ler mi buldum. Keşke bi 50 yıl kadar önce New York’ta doğsaydım, keşke şuan sadece bakmakla yetindiğim, belki düğün arabam olur dediğim, resmini hep göz önünde tuttuğum Chevrolet’ime kendi yılında sahip olabilme şansım olsaydı, keşke şuan vintage olarak nitelendirdiğimiz kıyafetleri, jean t-shirt gibi her an giyebilseydim.
   Mesela benimde bir Tiffany’m olsaydı başıma burada hiç bir şey gelmez diyebileceğim, anahtarımı kaybettiğimde ziline basabileceğim bir komşum, bana krakerden çıkan yüzüğü bile en pahalı mücevher olarak görmemi sağlayacak bir Paul’m, her zaman her yerde kurtarıcım olan Chanel imzalı bir siyah elbisem olsaydı; keşkelerim biter miydi acaba?
     Burada bir parantez açıyorum - aslında benim imzasız da olsa bir siyah elbisem var, söz verip dirseğimi öperim ki٭ sadece bir günlüğüne İstanbul’da bile olsa, geçmişte olacağım; hem de tam olarak 1958’de.- 
     Eh tabi ki müzikleri es geçmemek gerek. Bunun için de filmden Hepburn’un gitarıyla çaldığı efsane şarkıyı bi dinleyin derim. Ne de olsa müzik anlatılmaz, sadece hissedilir.
    http://fizy.com/#s/17ktcl

      Soruma tekrar dönecek olursam tek söyleyebileceğim. Ütopik bir zirve noktası diye bir şey varsa o da kesinlikle 'keşkelerimizin biteceğine inanmaktır.' En azından nefes aldığımız kadar.


' Breakfast at Tiffany's '

* "söz verip dirseğimi öperim ki" Holly Golightly'den alıntıdır.

E.





6.8.11

Mutluluk, zor olmasa gerek..

    İnsanoğlunun mutluluk kaynağını arama, istatistiğe vurma çabasından ve medyanın her kolunda bu çabayla karşılaşmaktan bıkmıştım ki kendi mutluluk kaynaklarım imdadıma yetişti.
    Hiç anlamıyorum; birileri dünya üzerinde tek tip insan var dese herhalde toplu, gürültülü bir kahkaha duyarız. Ama o birileri insanların mutlu olmasına sebep olan şey diye tek tipe indirgediğinde onu uzman bilirkişi olarak televizyonda izlemek zorunda kalıyoruz. Yapılan araştırmalara göre; kadınlar için mutluluk kaynağı ayakkabı almaktır, giyerken pek mutlu olduklarını düşünmüyorum ne yazık ki; elma kokusu insanı mutlu edermiş, yemeseniz bile bi koklayın, doğrusu ben elmanın kokusunu bile hatırlamıyorum ama öyleymiş deneyin yüzde yüz çalışır diyorlar; bir tabak makarnanın bizi bütün sıkıntılarımızdan kurtaracağına inanacakmışız, sakın daha sonra alacağınız kiloları dert etmeyin an için mutluluktur bizim için önemli olan; bu yaz aylarında en çok tüketilen besinin dondurma olduğunu biliyoruz, peki az yenirse mutluluğu çoğaltacağını duydunuz mu? Öyle diyorlar doğru mudur bilmem. Diyorum ya insanların en çok aradığı şey mutluluk, ama inanın kaynak üretmeye çalışan kişi sayısı uygulayan kişi sayısından kat be kat daha fazla.
    Bana kalırsa bazen insanları rahat bırakmak, hayatlarının her anında bir müdahaleye maruz kalan bu insanları mutluluk arayışlarında olsun azat etmek en iyi çözüm. Kıyafetleriyle bile pişti olmaktan korkan bu toplumu neden bir şekilde aynı kaynaktan bağlamaya zorluyoruz ki?
    Çok uzattım galiba, bu kadar insanların farklı olması gerektiğini söyledikten sonra kendi kaynaklarımı ifşa ettiğimde bir hayal kırıklığı hissedebilirsiniz. Eğer anormal bir şeyler bekliyorsanız çok fena yanılttım sizi. Çok bilindik, çok basit. Kahve ve çikolata.
    Eğer duble mutluluk istiyorsam, alın size spesifik bir durum; Chocolat izlerken kahve içip çikolata yemek. Herkeste aynı etkiyi yaratır mı bilemem ama diyebilirim ki birkaç arkadaş üstünde denendi, onaylandı.
    Ortadaki ironi ise filmde Vianne’nin de insanların mutluluk kaynaklarını bulmasında yardımcı olan bir kadın olması. Attığım nutukların ardından ilaç gibi geldi doğrusu.  Filmde mutsuzluklar kasabasına bir anne kızın gelmesiyle tebessüm geliyor, izlerken filmin ortalarına doğru katılan Roux( johnny depp ) sizinde suratınızda bir tebessümün oluşmasına neden olabilir. Vianne’nin de benim gibi düşündüğünü, insanları mutlu eden çikolatanın bile çeşit çeşit olduğunu bilmesini söylemeden geçemeyeceğim. Bu çeşitliliği insanların suratına bakıp bulması da onu o bildiğimiz uzmanların üstüne, mutluluk kaynağının tahtına oturtuyor.
    Eğer olur da izlemeye karar verirseniz elinizin altında en sevdiğinizden bir çikolata bulundurun muhakkak. Çünkü, Vianne çikolataları yaparken, kokuları size kadar gelecek ve inanın ki onlara karşı koymak mümkün değil.
                 
     
 E.

4.8.11

Bir tutam hayal...

    Yemek yapmak müzik gibidir. Bir tutam ondan bir tutam bundan derken bir bakarsın ki bambaşka besteler türeyivermiş mutfak tezgahından.
    Sıkılınca, sinirlenince, mutlu olunca yemek yapmak en öncelikli hobimdir. Komik olan; acıkınca yemek yapma zevkimin birden kaçıvermesi. Bana göre yemek yapmak onu yemekten çok başkaları için hazırlayınca tatlı gelir. Daha bir özenle yapılan her şey gibi, vitrinleme duygusu bizi ele geçirir. Tariflere yeni bir şeyler eklemek, yemeğe imzanı atmak; işte o an hissedilen duygu harikadır. Kesinlikle tavsiyedir, en yakın zamanda deneyin. Aklınızda bulunsun herkes yemek yapabilir, altı üstü ağlamak, gülmek gibi bir şey sadece. Bu kadar yaşamsal bir olayda yetenek aramak saçma olur sanırım.
     Mutfak aşkımı depreştiren filme gelirsem eğer; Ratatouille’nin ta kendisi. Fransa’da bir mutfak! İnsanın fare olası geliyor doğrusu. Her şeyi bırakıp gitmek, tek derdinin ateş üstündeki tava olmasını istemek, yağın çıkardığı o cızırtıda kimsenin duymadığı çıldırma nöbetlerinden birkaç tanesini geçirmek. Kulağa hayalden de öte, çılgınca geliyor tabi. Yalnız, gerçeğinde biraz çılgınlık olduğunu düşünürsek belki bir şansımız olur. Sonuçta biz Ratatouille değiliz, rahatlıkla kullanabileceğimiz aklımız, hislerimiz ve ellerimiz var. Bazı şeyleri değiştirmek, gerçekleştirmek için bunlar yetmez mi?



   E.

1.8.11

Bazen çuvaldızı hissetmek iyidir..

     İki farklı kutup, birbirini anlamaya çalışan ama bir türlü beceremeyen. Kadın ve erkek, birbirinden bir o kadar farklı, bir o kadar birbirini tamamlayan.
     Kadınlar kendilerini bildi bileli erkekleri anlama, yorumlama, sonrasında üzülme, umutlanma yollarında istikrarlı bir şekilde ilerler. Çocuk, genç, yaşlı fark etmez. Onlara göre yollarını kesiştiren işaretler hep orda köşede bir yerde. İhtimaller zinciri, felaket senaryoları, arkadaş sohbetleri. Aslında tam olarak bu üçgende şekillenen kadınların aşk hayatları için komplo teorileri diye bahsetmek çok insafsızca değil mi? – Aradan iki gün geçti aramadı, ben arasam mı? Acaba numaramı mı kaybetti? Ya da kaza geçirmiş, hastalanmış falan olabilir mi? Belki de bütün suç telefon şebekesinde ondan attığı mesaj bana ulaşmadı, gibi süregelen bir komplo teorisi hiç gördünüz mü? Bu daha çok kadınların karmaşık gibi görünen hayatlarının aslında bir telefonla çözüleceğinin kanıtıdır.
    En tehlikelisi ise kadınların bir senaryo yazarı gibi davranması değil, işaretleri yanlış yorumlayıp arkadaş desteği ile tamamen başka dünyaya transfer olmasıdır. - Saçını mı çekti, kızım kesin senden hoşlanıyor ondan sana kötü davranıyor böyle, sana çıkma teklifinde bulunmuyor çünkü senin başarın onu korkutmuş durumda, inan bana ciddi bir ilişkiden yeni çıktığı için böyle davranıyor, inan bana hiç ciddi bir ilişki yaşamadığı için böyle. Gördüğünüz gibi asıl korkulacak durum, bütün sorunların başlangıcı; erkekler her ahmakça davrandıklarında bizden hoşlandıkları anlamına geldiğine programlanmış olmamız. Burada suçlu aramak ne kadar akıllıca bilmiyorum ama suçsuz aramanın delilik olduğuna eminim.
    İsterdim ki şu an burada erkeklerin kadınların hakkındaki düşüncelerini, sohbetlerini, hislerini de yazayım. Fakat ne yazık ki onları anlamak gibi bir lütufa eremedim henüz. Eren biri varsa en içten saygılarımı iletiyorum. Kim bilir belki biri bir gün, He’s Just Not That İnto You’nun tersini çeker ve bizde anlarız. Çok basit oldukları için mi yoksa çok karışık oldukları için mi onları anlamak bu kadar güç.
    Dedim ya hem farklıyız hem birlikte. Ve belki de mutlu son sadece değişmekte.



     Yukarıdaki çok aşina olduğumuz o replikler bu filmden alıntıdır. Tanıdık yüzler görmek isterseniz bi izleyin derim.

       E.