10.8.14

#2

Günlük saçmalığı..

“Telafisi en güç şey dikkatsizlik sonucu kırılan kalplerdir. İş işten geçtiğinde bütün mazeretler tedavülden kalkar, kıran da kırılan da piç gibi ortada kalır.”
Emrah Serbes, Her Temas İz Bırakır’da böyle anlatıyor..

Bu adamı içimden geçen şeyleri daha net söylediği için seviyorum galiba. Benim edebiyata bulanmış safsatalı duygularımı alıp basitleştirdiği için, vazgeçemiyorum onun yazılarından. Cici kız olmak için toplumun bize direttiği ‘küfür mü asla! duymayayım bir daha..” söz öbeklerinden onun sayesinde çabucak sıyrılabildiğim içindir belki de..

Şu dünyada kaç milyar insan yaşıyor? Rakamsal değerlere pek bi merakım yok ama 7.2 milyar gibi bir şey sanırım. Dünyaya sığmayacağız diye endişelendiğim zamanlar olmuyor değil. Ya da bu kadar ölüm varken; daha ne kadar insan doğacak? Bu işi dengeli yapsak ya.. dediğim de oldu. Bazen bu niye doğmuş ki dediğim de oldu, niye bu kadar erken öldü dediğim de. Evden baktığımda dünyayı büyük gördüğüm; yıldızları hesapladığımda dünyayı unuttuğum da çok oldu. Sonra neden dedim. nasıl dedim. niye dedim.
‘Sorgulama!’ dediler, yine aynı kişiler.. yaşam bu, çok fazla sorguya çekmeye gelmezmiş. Ben de evrene böyle kafa tutamayacağımı öğrendim böylelikle.

Sonu gelmeyen sonsuzluk işaretleri..

Bir hikaye okumuştum zamanın unuttuğu günün birinde, bir yerde.. sonu Cemal Süreya'nın bir satırıyla bitiyordu. “boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez”
Bazen bu mısrayı bi yerlerde gördüğümde ya da duyduğumda aklıma hep o hikaye geliyor. Sonu şiirle biten öyküler, şiirle başlayanlardan daha gerçeksi, belki de ondan her seferinde üzülüyorum. Biten çoğu şeye üzüldüğüm gibi.. geçmişe dönüp durmaktan başım dönüyor.

Sonra diyorum.. boşversene! İnsan bazen kötü alışkanlıklar ediniyor ‘birlikte uyumak’ gibi mesela. O kadar basit ve anlaşılması çok daha karmaşık değil. Kendi kendime söyleniyorum sonra.. Duyguları abartmak tam da senin gibi edebiyat meraklılarına yakışır bir hareket, bravo!

Düşündüm. en boktan ama en yapılası aktivite. Günlerce odamda oturdum ve düşündüm.
Ve.. kendimi sürekli olarak kaybedip, aramaya çalışmayı bırakmaya karar verdim. Dünyada 7 milyar insan varken hem. Neden tüm derdim ‘ben’ olmak olsun ki?

“Daha mutsuz insanlar vardı onlarla uğraştım”


E.

7.8.14

#1


Frank Sinatra’nın o meşhur sözünü tekrarlıyordu.. “alkol belki de bir insanın en büyük düşmanıdır. Fakat incil der ki; düşmanlarınızı sevin.” Her sarhoş olduğu gecenin sonunda bu sözü yineliyordu. Tekrar tekrar.. yatakta sızana kadar, hiç durmadan.

O gece, Johnny Fontane’nin aslında Frank Sinatra olduğunu öğrendiği geceydi. New York, New York çalıyordu. En sevdiği.. elinde bir kadeh kırmızı şarap. En harika İstanbul görüntüsüne sahip balkonundan New York’tan bozma gökdelenleri seyrediyordu.. elinde bir şişe kırmızı şarap. Bilmem kaçıncı kez Mario Puzo’nun Baba’sını okuyordu; sarıya direnen gece mavisine karşı. Güneş doğarken.. masada iki boş kırmızı şarap şişesi duruyordu.

Ve tekrarlıyordu kadın.. “alkol belki de bir insanın en büyük düşmanıdır. Fakat incil der ki; düşmanlarınızı sevin.”



E.

4.8.14

Don Kişot'a özenirsem..

Merhabaa!

Size nemden buharlaşmak üzere olduğum, saunanın dibine vurmuş, adeta buhardan göz gözü görmeyecek hale bürünen odamdan yazıyorum.. (çok sıcak ve ben ölüyorum)

Bu ruh hali içindeyken, malum güzel filmlerden bahsetmek pek içimden gelmiyor.. ee bir de üstelik mert güzel bir konu bulmuş, mim demiş adına da.. o zaman biz de çalalım hemen bu temayı vee saydıralım filmlerin arkasından. Hazır mıyız? (bu blogda gördüğünüz tüm hoş sohbet, iyilik timsali eleştirileri bir kenara bırakın.. kuşandım silahları. Don Kişot misali açtım değirmenlere savaşımı. Var mı benim yanımda olan?)

Şimdii.  Bazı filmler vardır. Herkes sever. Imdb de deli dehşet puanları vardır. Külttür ve ya ödüllüdür. Ağzını hafiften dahi açsan filmin tüm fanları cümlenin sonu gelmeden tüm kelimeleri ağzına tıkar. Oyunbozan olursun, hiçbir şeyden anlamaz olursun, cahil olursun, sen filmden ne anlarsın ki olur.. yerin dibine sokarlar sokarlar çıkarırlar, feleğini şaşarsın. Bu yüzdendir ki sevmedğimiz filmleri pek dile getirmeyiz, üstelik o film bir de kitleler tarafından çok seviliyorsa.. kaç kaç kaç!!

Ama bu gece eteğimdeki tüm taşları döküyorum kararımı verdim. Başlıyorum..

1)      Eternal sunshine of the spotless mind 8,4

Bu filmden daha önce de dert yanmıştım burada. Öncelikle filmin adından başlıyorum. Ya da başlayamıyorum çünkü her duyduğumda gülüyorum:) bir şey hakkında çok espri yapmayacaksın, sonra ciddiye alamıyorsun istesen de.. neyse. Film imdbde iyi puan almış! En iyi romantik filmler arasında! Hadi canım sende.. filmde doğru düzgün aşk yoktu be.

İki kere izledim. Sevmedim. Sevemiyorum..  

    
 2)      Closer 7,3

Tamam çok popüler bir filmde değil. Peki neden bu listede? Benim yüzümden..

Bu film benim inadım. Kaç defa izlemeye başladım onu bile hatırlamıyorum. Ama gel gör ki filmin ilk yarım saatinden öteye geçemedim. (ilk yarım saat baya ezberimde, o kadar) Niye bu kadar taktım bilmiyorum ama seven varsa eğer bu filmi. Buradan ona sesleniyorum. Nasıl sevdin? Nasııll..


3) American Beauty 8,5

Alın size ödüle doyamayan bir film.

Kevin Spacey! Çok severim. Gerçekten bak.. hele ‘the life of david gale’de hayranım ona. Ama işte bu filmde olmadı.. çok büyük umutlarla izlemeye başladığım filmin yarısından sonra dakikaları saymaya başladım. ‘Genç kız- yaşlı adam ilişkisi sana göre değil demek ki’ gibi eleştiri duymak istemiyorum. Yok arkadaşlar, o kadar dar bir vizyonla film izlemiyorum. Problem o değil. Ne mi? Niye mi sevmedim bu yığınla ödüle sahip filmi?  Bilmiyorum.


4)      İncir Reçeli 6,8

Eveet.. geldim şimdi fasulyenin faydalarına.

Zaten sorunum aldığı puanla değil. Sorunum: yarattığı popüleriteyle. Resmen film vizyona girdiği yılda büyük sansasyon oldu. İncir Reçeli’ni izlemeyeni dövüyorlardı, o derece. O bayık sesli Halil Sezai dinleyen genç kızlar, facebookta değişen incir reçeli temalı profil fotoğrafları, birden bire incir reçeli satışlarındaki patlama.. abartmıyorum. oldu bu.

Direndim, direndim, direndim. Sonra bir gün izledim. Hatta buraya da yazdım.
Sonuç: yanılmamışım. gereksiz bir abartma. zaman kaybı.

5) Star Wars 

Durun!! Hemen kızmayın, sakiin. Tamam.

Imdb puanını söylemiyorum. Hem hangisini söyleyeyim, kaç tane olduğunu bile bilmiyorum.
Büyük itiraf: Hiç birini izlemedim. İzlemek de içimden hiç mi hiç gelmiyor. Zaten pek haz etmem bilim kurgudan. Evet, haklısınız. Bu ‘Star Wars’. Üzgünüm.. anlamıyorum sizin bu filme olan tutkunuzu..


6)      The English Patient 7,4

Çok mu oldum?

Bir çok oscar adaylığı.. ödüller.. peki benim listemde ne işi var? nesini sevmedin elif he? Cevabım yok.. 
sorunum şu ki: uykuma yenik düştüm. Hem de 2 kez. ee ben de fazla zorlamayayım dedim.
olmuyorsa olmuyor..

  
7)      The Notebook 8,0

Ön bilgi: bu filmi severim. Hatta güzel şeyler de yazmıştım daha önce. Sonra ne mi oldu? çok abarttılar.. 

Çok daha güzel aşk filmleri yok mu? Dur bi düşüneyim.. (..) Böyle sorunca gelmiyor. Ama var, eminim. Evet güzel film. Ama en en en güzel aşk filmi değil arkadaşlar yapmayalım lütfen..


8)      Requiem for a Dream 8,4

Şaka Şaka!!!  Bu film için ölünür.




*Daha çok var aslında da.. saat çok geç oldu. uzatmayayım artık. zaten biraz daha yazarsam kendime bir sığınak bulmam gerekecek. çok büyük taşlar değil ufak ufak.. tamam mı? blogumu başıma yıkmayın. rica ederim..


E.

1.8.14

34421/Galata

 Ot Kafe
  Salı

...
“Jehan Barbur! ses burada.. buradan mı geliyor?” diye bir kız koşarak içeri girdi. Tam o sırada cam kenarındaki kadın kafasını dergiden kaldırdı. Kedi, cam kenarındaki renkli minderlerin üzerine zıpladı. Şarja bırakılan bir telefon garip bir melodiyle çaldı. Bir motor fazla gürültü çıkararak geçti. Dışardaki masaların birinde oturan tiz bir ses havaya kalkan toz yüzünden sinirlendi. Garsonun ayağı takıldı, niğde gazoz tuz buz oldu. Kahve yapan çocuk, koşarak giren kıza cevap verdi. Şarkı bitti, bir başkası çalmaya başladı. Köşede oturan çocuk kahvesine biraz süt istedi, karşısındaki kız ise demli bir çay. Kedi sıkılmış olsa ki dışarı çıktı. Şarjdaki o garip melodi tekrar çaldı. Demli çay içen kız süte bozulmuş olsa ki sinirlenip kalktı. Çocuk bir demli çay söyledi. Cam kenarındaki kadın kafasını bir kez daha kaldırdı, bir demli çay da o söyledi. Telefon yine çaldı.

Kapıdan içeri girdim. Yüzyüzeyken Konuşuruz’un bilmediğim bir şarkısı çalıyordu. Bu ayın sayısını soldaki raftan alıp köşedeki masaya oturdum. Menünün gelmesini beklemeden, bir niğde gazozu söyledim.  Siparişi vermeden bir de ayak üstü muhabbet ettikten sonra şarjı biten telefonumu uzaktaki prize takması için çocuğa verdim. Sonra bir kız koşarak içeri girdi..

Telefon sustu. Tuvalet kapısının yanındaki notu hatırladım, güldüm. O garip melodi tekrar çalmaya başladı. Cevap verdim:
“sadece tuvaletleri değil birbirimizi de bulmak istediğimiz gibi bırakalım."  

Kahveyi yapan çocuk güldü. Hesap alan kız da güldüğünü belli etmemek için ağzını kapattı. Cam kenarındaki kadın tiz bir kahkaha attı. Köşedeki çocuk bir şeyler mırıldandı. Tam o sırada aynı motor ters yönden aynı gürültüyle geçti.

Sonra..oturdum. “gazoz kalsın” dedim.
Demli bir çay söyledim.



E.

28.7.14

L’amore e Cieco! (?)

İtalyancada aşkın gözü kördür demek..

Komik gelebilir ama bu italyanlar bizden daha çok eğleniyor gibi.. diyor filmdeki amerikalı kadın. Komik. Aynı cümleyi ben de geçen yıl, tam olarak Roma’da kurmuştum. Trevi Çeşmesinin karşısında uzanan dar sokakların birinde. Arkamızdan “sinyoritaa.. sinyoritaa” diye bağıran satıcıların yanından geçerken, arkadaşlarıma dönüp: “biz de akdeniz ülkesiyiz. evet çok benziyoruz birbirimize. ama bu italyanlar bizden daha çok eğleniyor gibi..” demiştim. Aynı Frances Mayes gibi.. aynı cümle. Tek fark: o amerikalı, ben değil.

İtalyancada beni kendine çeken bir şeyler var. İfade edemiyorum.Sadece İtalyanın köylerinde kaybolmak istiyorum. Bilmediğim italyancayla mest olmak. (ve laf aramızda Floransada içtiğim o Toskana şarabının ve yediğim lazanyanın tadlarını hala unutamadım..) Yani şimdi bir Michelangelo tepesine ve ya İspanyol Merdivenlerine hayır demem. (tabii ki demezsin elif. çünkü şuan istanbuldan acayip derecede bunalmış durumdasın. çığlık atarak kaçasın var. ve evet haklısın bir şişe toskana şarabı fena olmazdı.)

İtalya aşkımın kabardığı, birkaç film daha var aslında.. mesela ‘Letters to Juliet’. Yine amerikalı bir kadın İtalya’ya gelir ve hayatı değişir.. bla bla.. ( hem de Verona’ya!!itiraf edeyim bu filmi ne zaman mutlu hissetmek istesem izliyorum. artık ezberimde.) Keşke kolay olsaydı dimi tıpkı bu filmlerdeki gibi kaçıp gitseydik biz de.. Hem zaten çocukluk hayalimdi benim Roma. Anlatmıştım hatırlıyor musunuz? Hani 'Roman Holiday’den bahsederken.. hani pencere kenarında baktığım bir fesleğenim vardı, ve ben mutluydum. Hayaller hayaller..

(aslında dokuz gün italyada kaldım arkadaşlarımla. küçük bir tur yaptık geçen yaz. Şimdi dönüp bakıyorum da sadece bir gün olsun Roma'da olsam demişim.. belki Smithy gibi ortalığı birbirine katamadım ve Audrey Hepburn kadar güzel olamadım -aksine dokuz gün trende ve sokaklarda sabahı edersen, gelin halimi siz düşünün- ama tam dört gün Roma'da kaldım, hatta son gün arkadaşlarımı Paris'e yolcu ettim ve ben tek başıma Roma'yı bir kez daha alt üst ettim. Küçük de olsa hayalim gerçekleşti sanki. -ben, roma ve bir gün..- he ne dersiniz?)



Döndüm bugüne.. ‘Under the Tuscan Sun’

İlginçtir, gecenin bir köründe buldum, izledim ve mutlu oldum. Gece keşiflerinden pek hayır gelmezdi ama.. hayret bu film iyi geldi. Var bu İtalyanın suyunda toprağında bir şey. İçimi ısıtıyor.. ee o halde sırada La Dolce Vita’yı bir daha izlemek var. Ben bu gazla ohoo.. Roma’ya uçak bileti alırsam şaşırmayın..

Neydi.. L’amore e Cieco? yani bizim anladığımız ‘aşkın gözü kördür’. hadi canım sen de..
Peki ya polonyalılar böyle bir aşkla karşılaştıklarında ne diyorlar biliyor musunuz.. “Kurwa Mac!” 


*ayrıca olur da filmi izlersiniz, sonra anlatılanlara inanır limeoncello bulur,içersiniz falan.. aman dikkat! kimse limon kolanyası içmek istemez, dimi? denedim. pek hoş olmuyor.


E.