10.9.12

İyi geceler sayın dinleyenler!


Tabi böyle bir şey mümkünse…

( şimdi.. öncelikle bu yazı geçmişe dairdir.. yani benim bi kaç hafta öncesine dayanan kısacık tatilimden bana kalan eşsiz hatıra^^ kısacası şuan böyle bir ruh hali içerisinde olamayacak kadar hasta, ve İstanbul yorgunuyum. Bu yaz bana pek uğramayan tatilime sevgilerle.. bu yazı ona ithaf edilmiştir..)



27.8.2012.
00.00    
Geceye uyanıyorum şu sıralarda.. ve size bu yazıyı yıldızları çok net bir şekilde görebildiğim, benim hem hayatıma çok yakın hem de en kıymetli kaçış yerimden sesleniyorum. Başımın üstünde bir ton göz kırpan yıldızlar hakimiyetindeyken kara gökyüzü, cır cır böcekleri inadına resitallerine devam etmekte.. işte ben tam da bu şahane ortamda bi elime kahvemi diğerine de kalemimi alıyorum…

Bugün 3günlük tatilimin ilk günü.. artık nefes almamı dahi zorlaştıran İstanbul havasından kaçabildim sonunda. Şuan tek derdimin tatlı bir esintiye karşı oturduğum şu koltukta, defterimin sayfalarının ahenkle dans etmesi, mürekkebe inat.

“yavaş rüzgarı altına alıp, denize gitti martı..”

Bu sözü kim demişti hatırlamıyorum ama.. hangi filmde ilk olarak benliğime işledi biliyorum. kaybedenler kulübü-.. sanırım sırf bu söz için.. filmde kapıdan kovulan o şapşal çocuklar gibi ben de kaybedenler kulübüne üye olmak istiyorum.. çok mu^^

Bugün buraya gelirken otobüste izledim tekrardan kaan ile mete’yi, yaptıklarını. Bu arada otobüs firmaları ben kendilerini ziyaret etmeyeli baya kendilerini aşmışlar, koltukların arkasına yapıştırdıkları o küçük ekranda ufaktan bi film arşivi var şaşırdım doğrusu.. genelde otobüslerdeki tek kabusum normalde oturup izlemeyeceğim, hatta yüzüne bile bakmayacağım filmlere mecbur kalmaktı.. neyse ki artık o işkence bitmiş:) benim gibi otobüs seyahatlerini seven bir insan için en güzel gelişme bu olsa gerek..

Neyse.. nerede kalmıştım. Kaan diyordum.. bir sözü var hani filmde.. “ rutin olan her şey sıkıcıdır; o yüzden komşunun bahçesindeki çimenler hep daha yeşil gözükür gözümüze”

Heh işte ben de tam bu rutinden kaçarken.. kendimi kent fm de buldum.. pek bi yeşil gözüktü gözüme^^ hem de İstanbul- Tekirdağ arası 2buçuk saatte-. Son zamanlarda hep dediğim bir şey vardı, bu vesileyle yenileyim bu isteğimi.. radyo programı istiyorum, her gece dinleyebileceğim.. yani öyle şarkı istekleri, saçma sapan gülme efektlerini olmadığı bi program.. beni rutinimden biraz olsun kaçırabilecek..  harbi harbi radyo sohbeti.. var mı önerisi olan?

Yine dağıttım.. ne diyordum ben..
“insan bazen yenilir, bazen susar, bazen konuşmak ister, bazen konuşur… bazen gider, bazen gidemez insan.. bazen ise hiç gidememekten korkar.. hatta bazen gider sırf dönebilmek için…
aslında her şeyin başı su.. felsefenin de…”

Bi de şu vardı.. kaan mı söylüyordu mete mi? Bilmem kaçıncı biralarından sonra indikleri derinliklerden… “insan karar vererek aşık olmaz, bi bakar ki olmuş..” aynı insanın bilerek yalnız kalamayacağı gibi.. bi bakar ki etrafta kimse kalmamış…

Ya aslında.. onu bunu boşverin de.. Kim bu Erol Egemen? Kim…

E.   

5.9.12

Time to dancing!!

Zaman 1963 yazı
Yer New York..

Daha henüz başkan Kennedy suikasta uğramamış, Beatles popüler olmamıştı.. bi o kadar eski işte.. dansla müzikle her şeyin hallolduğu.. olanların unutulduğu, sadece bi dansla bütün eşitsizliklerin ortadan kalktığı yıllar.

Şimdi bizim için dans sadece eğlence veya bi meslek gibi geliyor dimi? O zaman öyle değilmiş işte.. o zaman dans hayatmış, dans nefesmiş..  aşkmış!  İnanması kolay bi masal gibi görünse de şimdileri düşündüğümde ne kadar da uzak, ulaşılması güç geliyor..

‘Baby’ gibi bi şansa nail olmak güç tabi.. –hele bu zamanda- bi kampa gideceksin hem ilk aşkınla hem de ilk dansınla tanışacaksın.. Hem de elitlerin cirit attığı.. 1.sınıf 2.sınıf 3.sınıf diye kategorilere ayrılan titanic misali bi kampta.. mutlu sona erişeceksin. Zor zanaat..

O değil de böyle dans filmlerinde ayrı hava ayrı bi renk var. Ayrı bi heyecan duyuyorsun.. bu heyecanı bi basketbol filmlerinde bir de dans filmlerinde yaşıyorum doğrusu:) şuan hasta hasta, ufak bi eğlence olsun diye izlediğim film içimde koskoca bi dans ateşi bıraktı bitti.. hayır yani ateşler içinde yanıyorum, boğazımda haddinden daha da çok büyümüş olan bademiciğim  yutkunmama bile engel oluyor ama.. yine de.. ah bi Johnny gibi biri gelse.. açsa ‘time of my life’ gel dese.. ne grip kalır ne soğuk algınlığı.. o derece yani^^

Hımm gerçek hayata dönecek olursak..
Başa sarıp bi daha izleyeyim diyorum şu son dans sahnesini.. ne de olsa esas oğlan esas kız meselesi anca filmlerde izlenir.. değil mi ama^^

dipnot*: Frances Houseman.. yani ‘baby’.. (Jennifer Grey) birine çok fena benzettim ama hala çözemiyorum.. çatlama sınırındayım:)

dipnot**: he bir de neden dirty dancing.. ‘ilk aşk ilk dans’ diye bir çeviriye maruz kalıyor.. yeter artık bu film isimlerinin bu çevirilerinden çektiği nedir..
E.

3.9.12

"Arkadaş kalalım!"

Arkadaşlık özeldir.

Ve bence.. bir erkek, bir kadın için en iyi arkadaş olabilir.

Ama senaristler ve benim yakın bi arkadaşım ısrarla bunun olmayacağını söylüyor. Adeta evren beni ikna etmeye zorluyor bu konuda.. En son izlediğim iki filmin de ana fikri aynı.. bi erkekle bi kadın arkadaş olamaz..

Harry ile Sally’i tanıştırdım olmadı.. arkadaştan ötesi yoktur dedim yine tutturamadım..  ama.. şunu öğrendim ki “arkadaş kalamayız!!”.. hıhım..

….                                                                                                                   
Bilmiyorum haklı olabilirsiniz belki.. ama yine de söz geçiremiyorum benim o her şeyi bildiğini sanan ukala beynime. Olsun ama yine de siz bi dinleyin benim fikirlerimi.. bi duyun sesimi..
Siz, aşkın arkadaşlıktan doğduğuna inananlar.. yalnız bi erkekle bi kızın arkadaş olamayacağını söyleyenler.. bu sana gelsin Harry!

Bence olay tamamen birbirine karıştırılıyor.. olay şu. Jamie ile Dylan gibi.. ve ya Harry ile Sally.. her ne ise işte.. mekandı zamandı kişiydi ayırt etmeksizin.. bütün bu olanlara sebep olanlar işte tam olarak da bunlar.. neden mi? Hemen söylüyorum… çünkü bunlar birbirlerine aşık oldukları halde korkaklıklarından arkadaşlığın arkasına gizlenen.. ama sonunda saklandıkları yerden artık sıkılmaya başladıkları için çanak çömlek patlatan oyunbozan tipler! Tüm bunlar hep bu yüzden oluyor. Yani öyle arkadaşken aşık olma yok yani.. aşık olmamak için arkadaş oyunu oynamak var.. Esas olan bu!

Şimdi bunu okuyanlarınızın birçoğu diyecek ki.. ama ben biliyorum şöyle oldu.. ama ben gördüm böyleydi.. Bunları inkar ettiğim yok.. bu dünyada milyarlarca insan yaşıyor, kim bilebilir ki Eros’un canı sıkılmıştır, yorulmuştur belki.. aynı sırada oturan iki arkadaşa fırlatıvermiştir okunu. Benim karşı çıktığım nokta şu genelleme dediğimiz olay..  neden her filmde arkadaşlar sevgili olur mesela..  nedir bu bilinç altına yaydığınız oyunlar.. bana bunu açıklayın..

…
Aslında bi neden geliyor aklıma ama..

Biz insanlar hiçbir zaman kendimizi tanımadığımız birine kolaylıkla açmayız, birine bi görüşte bi dokunuşta tutulacağımızı asla kabul etmeyiz.. çünkü biz akıllıyız! Bu kadar akılsızca birşeyi kabul etmez o nadide beynimiz. İşte tam olarak da bundan beyin kendine harika bi bahane yaratır.. alışkanlıklar.. arkadaşlıklar..

Her neyse.. karmaşık da olsa en azından ucundan köşesinden içimi döktüm.. her ne kadar kendimi bu savaşta tek başına savaşan bi şövalye gibi görsem de..  kılıcımı asla teslim etmeyeceğim:)

Bu konuya açıklık getirebildiysem eğer... benim sinirlerimde erozyon oluşmasına neden olan şu filmlere gelelim^^
                                                                                'When Harry Met Sally'

Öncelikle.. Harry ile Sally tanışınca diyorum..
Eski filmlerin renklerini, müziklerini, kıyafetlerini, saç modellerini.. her şeyini seviyorum.. hafiften aldığım o nostalji kokusu bu tarz filmlerin diğer filmlere göre bir sıfır önde başlamasına sebep oluyor.. ee ne diyeyim.. Harry ile Sally iyi ki tanışmış:)
                                                                               'Friends With Benefits' 

Diğeri ise.. Arkadaştan öte..
Arkadaş kalamayacaklarını söyleyen Harry’e inat Dylan burada arkadaş kalabileceklerini savunuyor. Ama başlangıç ne olursa olsun sonuç ikisinde de mutlu sona bağlanıyor. O değil de yaklaşık bi saat kadar önce izlediğim bu romantik komedi filminin sonunda ağlanacak ne buldum hala çözemiyorum.. büyük bi buhran.. çözülmesi güç bi muamma içindeyim anlaşılan..


dipnot*: Meg Ryan’ı bir tek ‘Mesajınız Var’da seveceğimi düşünürken.. Sally  ben de burdayım dedi!

dipnot**: Mila Kunis’i   ‘Black Swan’daki harika performansından sonra kötü bir oyunculukla görmeyeceğimi biliyordum, ve yanılmadım^^  ama inanın Justin Timbarlake’in böyle olabileceğini düşünemezdim.  Daha önce ‘Social Network’de de izlemiştim ama böyle esas oğlan olarak görmek.. inanın bi ara bana şarkıcı kimliğini unutturdu. Ve sanırım Dylan’a ben de aşık olabilirim.. ya da arkadaş^^

dipnot***: biliyorum yukarda genellemelerin kötü olduğunu söyledim ama.. yine de dayanamadım..  ve bu iki film arasındaki önemli bi benzerliği söyleyeceğim.. Harry de Dylan da filmin son sahnesine kadar ödlekliğin dibine vurarak, kaçmayı seçmişlerdir. Buradan bi genellemeye varacak olursak… erkekler mi kadınlar mı daha cesur? Hadi bakalım.. alın size günün sorusu:)

özlüsöz*: "gerçek aşk=Hollywood yalanı" -friends with benefits

E.

15.8.12

Ben öyküleri sevmem.. bana roman gerek!


 Hepsi ayrı telden çalan, renkli renkli kartpostallar gibi. Renkli yüzüne aldanıp arkasındaki yazıların ne dediğine bakmamak gibi.. Paris’in o ışıltılı Eiffel Kulesi gibi..

 Fransız filmleri özeldir, farklı bi müziği farklı bi duruşu vardır. Dilinin verdiği o şiirsellikten midir nedir bi edebiyat akar o film karelerinden..

 Fransız filmi deyince aklıma ilk gelendir Amelie.. hafif masalsı hafif romantik.. tam bi Fransız sineması örneği..  Audrey’in o bakışları.. amelie felsefesi diye nitelendirdiğim herşeyin hayatıma girmesine sebep olan o 122 dakika.. (neyse bu kadar amelie yeter.. yazmaya kıyamadığım yazdıklarımı beğenmeyip her seferinde vazgeçtiğim.. bi gün sadece ona ait bi yazıyla burada olacağım)

 Girizgahımı yaptığıma göre esas meselemize geliyorum artık: Paris Je T’aime



 Benim paris delisi bi arkadaşım var. Öyle o şehirle ilgili bi sürü hayali bi sürü planı var.. ondandır ki oraya ait ne görsem ne duysam aklıma ilk o gelir. Her aldığım hediyede, onunla ilgili her yazdığım yazıda mutlaka paris’in kıyısından köşesinden geçerim. Bu filmi de onun tavsiyesini, anlatımlarını dinleyip merak edip.. geçen gün ondan ısrar kıyamet aldım. Nereden bileyim.. umdum ki.. tam ağzıma layık bi Fransız filmi geliyor.

 Ama olmadı…

 Sevgili Kuk! düşünememişim.. senin parise olan aşkının gözlerini kör etme ihtimalini (her ne kadar sen bu filmi sevme sebebinin sadece paris olmadığını söylesen de) senaryolar olması gerektiğinden çok daha kısa.. ve fazlasıyla sıkıcıydı.. düşün ki (bi kaç hikaye dışında) devamını merak ettiğim hikaye bile yoktu doğru dürüst. Paris’le ilgili bi belgesel izliyorum gibi birşeydi.. bu filme bağladığım umutlarım, Fransız sinemasına verdiğim değer.. bodoslama suya düştü. Olmadı bu sefer Kuk, sevemedim..

 Sanırım ben kısa filmlerden oluşan sinema filmlerini sevemiyorum pek.

 Aklıma 'Newyork I Love You' geldi şimdi de. Aynı mantık. Sadece mekan farklı. Onu da büyük hayallerle izleyip bozguna uğramıştım. Ki onda ana tema NY! Amerika deyince ilk aklıma gelen, fikrimce hayatın normale oranla daha hızlı aktığı, hayallerin şehri… Ama o da olmamıştı. Şimdi düşünüyorum da hiç bi hikayesi aklıma tam olarak gelmiyor bile. Sadece şeyi hatırlıyorum.. aynı bunun gibi onda da çok ünlü isimler vardı, çok değerli yönetmenler falan..

 Ama olmadı…

 Bence kısa filmler kısa film olarak kalmalı.. hiç boyunu aşıp uzun metraja girmemeli.. yoksa burada olduğu gibi bir çırpınıştan fazlasını izleyemeyiz.

dipnot*: filmi izleyenler bilir. Bi pandomim hikayesi vardı ya içinde.. heh işte. Bi o güzeldi^^
dipnot**: beni eleştiri yapmaya iten değerli arkadaşım Kuk! hala aynı fikirdemisin:)

E.   

4.8.12

Bir yıl dört mevsim..

   28 yaşındaydı ve tedirgindi…

   b.yi aramanın hikayesi.. c.yi hatırlamama sebep.

  Evet yanlış anlamadınız ben c. yi tanıdım.. tanıştık biz! O b.yi arıyordu, ben anlamadım. Evet aslında çok haklıydı.. “biliyordu anlamazlardı.. “derken.
  Anlamak imkansızdı. O garson bile anlamıştı o adamın aylak olduğunu, bizim farklı olduğumuzu ama.. işte anlamaktan kaçmak bu demekti herhalde.

 Aslında anlamıştım ben o merdivenlerde “yarın” diye bağırdığında.. anlamıştım. Bugünün işini yarına erteleyenlerden olduğunu.  Aslında anlamıştım ben.. o eski evin önünden geçerken anlattıkları.. hepsi yüzüme doğru esen en gerçeğinden fırtına gibiydi. Ama işte.. ben elimi siper edip yoluma devam etmeyi seçtim.
  Aslında biliyordum ben biteceğini. O aylaktı! O sadece b.nin peşinde avare olabilecek bir aylaktı. Farklıydık biz biliyordum. Ama dur diyemedim zamana. O farklılık cezbetti, pervaneye döndürdü belki de. Bilmem artık.. ama biliyorum ki.. onunla büyüdüm ben.. o b.yi aradı ben kendimi buldum sayesinde.
  Aslında biliyordum ben gideceğini. Gidip bi daha arkasına bakmayacağını biliyordum. Ama dur diyemedim, ne ona ne de kendime.. ee ne demişler. .olanla olunmaz yorulursun! Öyle demişti ya sahi.. daha ne diye konuşuyorum ki ben..

  Görmesin bizi mümkünse hiç kimse demiş birileri'. o da “görsün ne fark eder ki.. bize ne onlardan” derdi..

  Unuttum derken..c.yi hatırladım yine

dedim ki burada yazayım.. çünkü başka yer kalmadı ondan bahsedecek.."sustu. konuşmak lüzumsuzdu. bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti.biliyordu; anlamazlardı."

ee boşuna yazmamış bunu Yusuf Atılgan.. vardır bi bildiği dimi ama?



dipnot*: sadece karıncalar bilmeden severler..
dipnot**: ilhamın gelmesine sebep summer! teşekkürler^^tıktık
dipnot***: başucu kitaplarımdandır bilgilerinize..

son olarak..
aslında bu yazı kendiliğinden bir dipnot niteliğindedir. Demek istiyorum ki.. kitaplar da film, tiyatro kadar ilgi alanımdır. Yani kısacası.. Tüm o seyirliklere inat bi adet okumalık mola verdim, o kadar.^^

E.