21.12.14

Bir Pazar Klasiği: Yeni Yazı!

Yazıyorum yazıyoruum yaazdım!!

Son yazımın üstünden bir hafta geçmiş.. sözde hemen arkasından dizi önerilerini yazacaktım. Benim neyime yazı dizisi hazırlamak ki zaten. Ayda bir yazıyorum neredeyse. Nerde o eski hızlı günlerim..
Şuan bunu sizlere yazarken; Cnbc-e’yi açtım. Çünkü, sevdiğim bir diziyi veya filmi televizyonda bulursam kaçırmam. 17ınch ekranla nereye kadar.. büyük ekranda izlemek ayrı güzel. (Tabii ki dublaj olmayacak. Mesela, geçenlerde ‘Ocean's 11’ı gördüm bir televizyon kanalında. nasıl sevindiim nasıılıl anlatamam.. bir heves açtım izliyorum. daaannn! Dublaj! Görüntü George Clooney, ses Tamer Karadağlı! Hemen kapattım tabii. Sanırım film izlerken tahammül edemediğim tek şey dublaj.(bi işte Back to the Future dublajı özeldir benim için o kadar.)



Neysee.. dizi diyordum. Hatta izliyorum diyordum. Forever’dan bahsediyorum. Bitmesin diye azar azar izlediğim yeni  göz bebeğim. Özellikle Ioan Gruffudd’un o ingiliz aksanı yok mu!! New York ve cinayet ikilisini izlemeyi seviyorsanız, başlayın. Zaten dizi henüz ilk sezonunda sakin sakin izleyin:)

Ben var yaa.. eski CSI’cılardanım. Her tür CSI, FBI ne varsa izledim. Hatta çocukluk işte..  anneme sorarmışım burada da FBI var mıı? diye..  evet biraz psikopatça belki ama daha o yaşlardayken bile çizgi film üstüne çerez niyetine bunları izlerdim.

Misal, CSI New York benden sorulur! Ayrıca sıkı bir Cold Case hayranıydım!

İşte bu sıralar yine esti benim ajan iç güdülerim. Fringe’dan sonra beni sürükleyen pek bir dizi takip etmemiştim. Daha çok gençlik dizileri/sitcomlar vs. ile oyalamıştım kendimi. Bu durumu Fargo’yla değiştirdim. Bu da demektir ki size başka güzel bir dizi daha!!

Düşünsenize her bölümü bir film tadında olan bir diziden bahsediyorum. Fargo’yu sevmeyen ölsün.

Zamanımın kısıtlı olduğu şu zamanlarda dizi izlemeye başlayarak; tüm aylaklığımla gururlu bir şekilde kurulduğum koltuktan bildirdim. Herkese iyi seyirler!



*Yılbaşı yaklaşırken planlar, programlar, hediyeler, dersler, işler… olanca ihtişamıyla yerini almışken hazır dedim ki iyice karıştırayım işi ve başka bi uğraş daha bulayım kendime. Çünkü ben mazoşistim. Çünkü ben iki ayağımı bir pabuca sokmadan yürüyemem… dedim. Vee yeni bir başlangıç yaptım. Daha yapamadım gerçi ama haftaya bu saatlerde yapmış olacağım. Eğer bana 'senden senarist olmaz ' demezlerse… 
evet, doğru duydunuz:) kısa film senaryo kursuna başlıyorum bu hafta. Yeni yıl/yeni yaş hedeflerimle koşarak geliyorum 2015!

O nedenle ben bu aralar biraz fazla kelimelerle yoğun bir ilişki halinde olacağımı düşündüğümden uzun bir süre buralara uğramazsam beni takip listesinden kaldırmayın.
(böyle diyip diyip yarın yeni yazı yazarsam ne gülerim amaa..)

Yazmaya başlayınca da sonlandıramıyorum..

O zaman çalsın!


E. 

14.12.14

‘Ceketimi burada unutmuş olabilir miyim?’

diye sorarak yazmaya başlar kız...

Merhaba! Bu hafta bu kaçıncı başlangıcım acaba.. hatırlamıyorum. Masaüstümde ardı ardına açılmış tertemiz beyaz dosyalar var. Çok konuşmak istersin; ama yazıya dökmek zor gelir ya.. o durumu yaşıyorum şu sıralar. Nasıl tembelim nasıııl.. Aslında Summer gibi bir ses kaydı yapmak aklımdan geçmedi değil ama itiraf etmem gerekirse ona da üşendim.

Başımı kaşıyacak kadar vaktimin olmaması gerçeğinin yanında ben bir o kadar tembelim bu aralar. (insan yemek yemeye üşenir mi? üşeniyormuş.)

O halde lafı fazla uzatmıyorum ve kabaran dizi-film dosyama dönüyorum hemen..



#Predestination
‘Amaan Tanrım! Ethan Hawke mı o!!’ diye bir çığlık sonrası gecenin bir körü izlemeye başladım birkaç hafta önce bu filmi. Filmin kadrosunda Ethan’ın olması yeterli benim için malum. Zamanda yolculuk, zamansızlık.. karmaşık zaman kavramı diye özetlenebilecek türden bir konuya sahip film; ne yazık ki Ethan’a rağmen sevilmedi. (Filmin ilk yarısı hariç. Gerçekten gerilim, merak güzel işlenmiş.)

‘peki ya hayatını mahveden adamı ayağına getirseydim. eğer yanına kâr kalacağını garanti edebilseydim. onu öldürür müydün?’

#Shrink
Bir ‘Amaan Tanrım!’ daha.. son zamanlarda izlediğim en başarılı filmlerden desem.. kadrosunda Kevin Spacey ve Robin Williams var desem.. marihuana içen bir terapist hikayesi işleniyor desem.. ne dersiniz?
Kesinlikle izleyin!

‘mutluluk bir hissi anlatmak için kullanılan bir sözcüktür.’

#Away We Go
Şimdi ismini hatırlayamadığım (eğer bunu okuyorsan ses ver!:)) bir blog arkadaşım önermişti. Uzun zamandır izleyeceklerim listesinde duruyordu. Birkaç kez izlemeye kalkışsam da hep başkaları önüne geçti, kısmet olmadı. Sonunda izledim. Ama ne yazık ki.. özgürlük, seyahat, samimi diyaloglar vs. aslında sevebileceğim tüm şeyleri barındıran bu filmi neden sevemedim onu bilmiyorum işte. Yaşayacağın yere karar verme sürecini en tatlı seyahat planına dönüştüren bu tatlı çiftimize bir ‘eh işte’ geliyor benden. Üzgünüm.

#Tar (The Color of Time)
Şimdiii gelelim fasulyenin faydalarına.. Fonda daktilo sesinin olduğu bir film hayal edin. Bir şairin anlaşılması güç iç dünyasını çekimlerle anlatmaya çalışan yönetmenler düşünün bir de. Sonra bu şairin yerine James Franco’yu; onu karşısına da Mila Kunis’i koyun.
Gün doğumu/gün batımı çekimleri arasında; gittikçe soluklaşan bir rengin eşliğinde izliyoruz bu şairimizin hayatını. Kimilerine sıkıcı gelebileceğine inandığım fazlaca durağan bir film. Ama eğer siz de benim gibi Franco, şiir ve durağan film severseniz. Bir bakın derim. (şairimiz C.K. Williams)

‘nedenini bilmiyordu ama bağırmamak elde değildi.’

#Başka Dilde Aşk
Eveet geldik listemin favorisine. Hatta en sevdiğim türk filmleri arasında ilk beşte oynayan filmimize.
Aslında taa vizyona girdiği yıl. 2009du sanırım, daha dün gibi aklımda sinemada izlemiştim. Hatta burada da yazmıştım. Üstünden ne kadar da zaman geçmiş. Neler geçmiş üstünden..
Nasıl hayran kalmıştım filme. Mert Fırat’ın oyunculuğunu ilk orada farketmiştim hatta. Sonrasında da tiyatro oyunları, diziler, filmler derken hala takipteyim.. (Özellikle İlksen Başarır’la çalıştıysa o yapımda. Kötü olma ihtimali yok benim gözümde.)
Geçen gün dedim ki. Ya hadi ben bir kez daha izleyeyim bu filmi. İyi ki demişim be. iyi ki..

‘hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?’



Niteliksiz bir anım* (Mia kulakların çınlasın!): Üç dört yıl önce Radikal gazetesinde staja başladığım günü dün gibi hatırlıyorum. Demişlerdi ki bana emin misin gazeteci olmak istediğinden. Tabii ki emin değildim. Hala değilim.. ‘ama ben sinemayla, sanatla ilgili bir şeyler yapacağım ve onun içinde mutlaka kelimeler olacak’ diye cevap veriyorum artık şimdi soranlara. Neyse.. o zamanlar daha küçüğüm tabi; bir de bir heyecan ki sorma. 2. Haftamdı sanırım; önüme bir telefon koydular. Sabah saat 9. Bir de liste tutuşturdular elime; bir sürü oyuncu ve yönetmenin telefon numarası var.

Sırayla arayıp; bir haberle ilgili görüş almam gerek. Listenin ilk başında Nejat İşler var. (arar mıyım hiç sabahın köründe ben onu). hemen atladım ikinci sıraya.. Saadet Işıl Aksoy. Tuşladım numarayı; ikinci çalmada açtı. Amerika’daymış bir de üstüne setteymiş. İçimden ‘ohh yurtdışı da yazdı şimdi’ diyerek kapadım telefonu. Sonra birkaç başarısız telefon görüşmesi daha..

Yılmadım devam ettim. Sıradaki ismimiz: Mert Fırat’tı. ‘Noluur açsııın!’ diye dualar ederek aradım. Çaldııı çaldııı çaldııı.. nasıl bir yüzsüzlükse benimkisi uzuun uzun çaldırdım adamın telefonunu. Tam umudumu kesmişken açtı. Sesi tabii ki uyku sersemi. Konuşmanın girizgahı vs. ve patlattım soruyu. (sabahın köründe beni biri uykumdan uyandırsa ve saçma bir soru sorsa kesin telefonu yüzüne kapatırdım.)

Mert Fırat tabii ki öyle yapmadı. ‘Ben biraz önce uyandım da hatta telefonla’ deyip güldükten sonra ‘sizi ben bir saat sonra ararım; radikaldi dimi?’ dedi. (hadi canıım seni de ne güzel ekmiş. arar mı hiç demeyin. ben de öyle demiştim.)

Amaaa.. Tam bir saat sonra uzun bir Mert Fırat telefon görüşmesi yaptım!! Evet yaa.  Gerçekten de aradı:)

Sanırım; gazeteciliğin çok güzel bir şey olduğunu o gün,  Mert Fırat’ı uykusundan uyandırarak yaptığım görüşmeden sonra anladım.
(Yani arkadaşlar, işin asıl önemli noktası şu: iş için bile olsa Mert Fırat o gün, güne benim sesimle başladı:) )

The End.

*dizi önerilerim gelecek yazıda.. (ooff arkası yarınlı fotoromanlar gibi oldu.)


E.

30.11.14

Sebebi var Bahanesi yok..

Okurum, yazarım, konuşurum,
Kelimelerin efendisiyim amma..
Aşka gelince enikonu safım

Garantici olup korkanlara selam olsun!

Bi haftasonu ertesi, pazartesiye bir kala yine yeniden burdayım. Nedensiz yere sardığım Sezen Aksu eşliğinde hem şarkı söyleyip, hem de bu satırları size yazıyorum. Pazar geceleri mutsuz olanlara tavsiyem, açın bir ‘ruhuma asla’, açın ‘onu alma beni al’ bakın bakalım kalıyor mu o mutsuzluktan eser:)

Aslında pek bir sezen hayranı değilimdir, ama ne zaman kendimi mutlu hissetsem ‘kaçın kurası’ ile başladığım listeme ‘şanıma inanma’ ile sonlandırır. Mutlaka ‘seni yerler’in klibini izler güler eğlenir, kendi kendime neşe saçarım. (anlık gelip giden bu neşeli hallerimin hala nedeni anlaşılamamakta..)

Ee nasıldı bakalım haftasonunuz?

Ben küçük bir haftasonu kaçamağı yaptım. Çorlulu olmadığım halde, çorluya en çok giden insanım herhalde. En yakın arkadaşımın ve onun arkadaşlarının yanına arada sırada kaçar, bi çorlu ayazı yer dönerim. İşte bu haftasonu da onlardan biriydi. (yazın da bunun tekirdağ versiyonunu yaşıyorum.) Ruhumda bir trakyalı yaşıyorsa demek..

Bol kahkahalı, bol dedikodulu, bol içmeli bir çorlu/haftasonunu geride bıraktım. O nedenle bu haftasonu gözüm sinema görmedi; dönüş yolu dışında. En sevdiğim şeylerden biridir otobüs yolculukları. Hele hele güzel güzel filmler varsa var ya.. tadından yenmez. İşte bu akşam da öyle denk geliverdim, ‘(Mr.Popper's Penguins)Babamın Penguenleri’ne. Nasıl geçti bu kısa yolculuğum anlamadım. (arada kıkırdadığımda fazlasıyla oldu; umarım çok yüksek sesle yapmamışımdır:)) Eğlenceli bir pazar sineması oldu. Bu hafta geçti ama haftaya pazar aklınızda olsun.



Yani kurak bir haftaiçini, kurak bir haftasonuyla kapatmama ramak kalmıştı ki, Jim Carrey imdadıma yetişti!!

*bir on gün kadar önce, sineterapi ekibi olarak bir filmin ön gösterimine katıldık. Son zamanlarda sinemaya sadece bu ön gösterimler sayesinde uğradığım için, kaçırmak istemedim tabii ki. Türk romantik filmlerine pek katlanamasam da… gittim. Sonuç mu? Hüsran. İlk defa sinemada geçirdiğim dakikalara acıdım. Hayır zaten pek umudum yoktu filmden ama, bu kadarı da olmaz diye düşünüyordum. Meğerse çok pollyanna bakmışım bu işe. İzleyicileri aptal yerine koyup film diye bizi oturttukları sinema salonunu işgal ettikleri için mi kızayım, onca billboardda yapılan reklamlara dökülen paraya mı :)

Anladık tamam sevmedin de filmin adı ne? dediğinizi duyar gibiyim.. açıklıyoruum: ‘Seni Seviyorum Adamım’. Görürseniz arkanıza bakmadan kaçın! Kaç kaç kaç..


Güzel haftalar. Yatın uyuyun hadii.. yarın pazartesi!



EDİT:

Pazartesim güzel geçsin diye.. işteki bilgisayarıma bu güzel insanları kondurdum. bakıp bakıp mutlu oluyorum. İşte/ofiste sıkılanlar en sevdiğiniz filmden bir sahneyi yapıverin masaüstü!
(Reality Bites)


E.

25.11.14

Nostalji vurdu a dostlar..

Ben beni bildim bileli 70s-80s-90s üçlemesinde retro bir hayat sürer giderim.. müzik olsun, film olsun, moda olsun fark etmez. (bu arada benden ilk defa moda lafını duyduğunuza yemin edebilirim.)

Dün sineterapi için ne yazsam ne yazsam diye düşünürken, kendimi The Breakfast Club (Kahvaltı Kulübü) izlerken buldum. 85 yapımı film beni yine düşürdü geçmişin tuzağına. Tüm gün 80ler müziğini dinlememin ardından; bugün de ofiste tüm gün 70ler dinledim. Kendimi hippi olarak ilan etmeme ramak kalmıştı ki.. bir arkadaşımın ‘How To Make AnAmerican Quilt’ eleştirisiyle Winona Ryder’ı hatırlayıverdim.

*Winona Ryder’ın kleptoman olduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm. O yaşta ne anladım acaba da bu kadar üzdü ve etkiledi beni bilmiyorum. Hem zaten ne işim var benim Winona’yla o yaşta. İzlesene kızım tom&jerry, şirinler falan.. işte o zamanlardan belliymiş benim şimdiki halim.


Winona Ryder bir zamanlar Johnny Deep’le birlikteydi falan filan derken.. 90ların magazinin de dolanmaya başlamıştım ki.. aklıma bir anda en sevdiğim film Reality Bites geldi. (ekbilgi: Ethan Hawke’ın canlandırdığı Troy Dyer’a aşık olmayayım da kime olayım?) Oydu buydu şuydu derken… kendimi 90ların o renkli dünyasına bırakıverdim gitti.

*Çocukluğuma dair hatırladığım şeyler bazen bölük bölük, sanki önceden izlediğim bir filmin bazı sahnelerini kesik kesik hatırlamak gibi. Bazı görüntüler çok net o ayrı. Mesela bazı akşamlar, ardı ardına Back to The Future I-II-III verirlerdi. Annemle teyzemin ‘yine mi o beyaz saçlı deli adam’ isyanlarına rağmen; kuzenimle sanki ilk defa izliyormuş gibi yine yeniden izlerdik. 'Biz Marty Mcfly’ı Yekta Kopan sesiyle dinleyerek büyüdük arkadaş!!' diye böbürlenir dururuz hala..

*Yıl olmuş 2014, ben hala çok sevdiğim 90lar Pop dinlerim. Ee tabii sahip olduğum derin repertuardan bahsetmeden bu dosyayı kapamadan olmaz. Hafızamın bazen balıklarla yarıştığını düşündüğüm şu yıllarda bile, sorun bana Oya&Bora’yı sorun bana İzel&Çelik&Ercan’ı bakın nasıl şakıyorum… (o değil de hala şaşarım; 7-8 yaşlarında ‘cartel bir numara en büyük..’ diye en ufak bir satır atlamadan tüm şarkıyı söylerdim, almanca kısımlar hariç. Rap ya bu rap! Az manyak değilmişim..)

İşte böyle.. şimdiki çocuklara bakıyorum da. Çok şanslıymışız biz yaa!!


O zaman sıradaki parçamız, 90lardan uzaklaşamayanlara, mutsuzluğun kışına ulaşanlara gelsin: dinle!

E.

19.11.14

Hasta Çarşamba

Öhö öhö..
Hastalık sezonunu açıyorum.. ve size pofidik yastık ve yorganımın arasından sesleniyorum. Hem de haftanın ortancası Çarşamba günü.

Boğazım öyle bir ağrı içinde ki konuşmak çok zor geliyor; bahanem de hazır olduğu için tabii ki bugün okula gitmedim (ya 1 saatlik ders için gidiş dönüş 3 saat yol çekilir mi sorarım size?), annemin hazırladığı mis gibi kahvaltımın arkasından, binbir çeşit bitkiyle yaptığım şifa çayımı içerken kenara ayırdığım filmimi izledim. Ve şimdi buradayım! (zaten Mia’nın blog alemine geri dönüşü ben de bi ‘hoop hadi sen de’ gazı vermedi desem yalan.)

Size güzel film önerilerim var tabii ki.. birazdan sıralayacağım hepsinii.


Geçen yazımda Boyhood’u izlemek istiyorum demiştim ya.. Evet, izledim arkadaşlar. Ve kelimenin tam anlamıyla bayıldım! Durum filmlerini sevenler için şiddetle tavsiyemdir. Ama yok siz  ‘izle izle sonunda anlamsızca bitsin, ne anlarım ben o filmden’ diyen bir giriş-gelişme-sonuç izleyicisiyseniz boşverin:) daha ayrıntılı bir yorum istiyorsanız: tıktık

(Ethan Hawke’dan vazgeçemeyen yönetmen Richard Linklater’ı sırf bu yönünden dolayı bile çok seviyorum:))

*Two for the Road:
80ler 90lar sineaması benim için hep bir numara olsa da.. Audrey Hepburn’a olan hayranlığım nedeniyle daha önceki yıllarla da aramı fazla açmıyorum doğrusu. Çoğu Hepburn filmini izlememe rağmen, bu filmi atlayıvermişim.. Film dönemine göre değerlendirildiğinde çok güzel bir kurguya sahip; hatta flashbacklerin babası sayılabilecek türden. Özellikle evlilik kurumuna getirdiği eleştiriler ile tadından yenmiyor.

‘bitenin bitmiş olduğunu görmek cesaret işi’

*Third Person:
Ünlülerin fazla olduğu bir kadro ile göz dolduran filmimiz; NewYork/Paris/Roma üçlüsünde geçiyor. Aynı zamanda da üç farklı hikaye var. Bu arada, finalini tek seferde anlarsanız ses verin! Ben tam olarak anlamak için 3 kez izledim:)

‘bilmediğim şeyler hakkında yazarım, anlamadığım şeyleri ise kurgularım.’

*Aşkın Ömrü 3 Yıldır (l'amour dure trois ans):
Takip ettiğim bloglardan biri olan, minikmini’nin filmi yorumlamasının ardından bir merak ettim. Ve geçen gün izledim. Nasıl mıydı? Ne sevdim ne sevmedim..
Bukowski’nin sözleriyle başlayan film o kadar yüksek başladı ki; sonrasında gelişen hikaye, replikler vs. o yüksekliğe çıkamadı ben de. Beklentim fazla uçmuştu oysa ki..

‘evliler öğle yemeği, aşıklar akşam yemeği yerler.’

*What If
Bu sabah izledim. Sıcağı sıcağına yazıyorum.. Kadın-Erkek arkadaş olabilir mi? Uzaktan ilişki yürütülebilir mi? gibi soruların temelinde olduğu klasik bir romantikli film. Klasikleşen konuların kombinasyonlarını izlediğimiz için artık, bu konu bana eleştirilecek bir şeymiş gibi görünmüyor. Bu tarz filmlerde benim aradığım tek şey, beni içine çekmesi. Belki çiftlerin uyumu, belki filmin çekildiği şehir, fonda çalan şarkı vs. neyse. What If’i sevdim ben! :D

Televizyonda ‘kampüsistan’ın tekrar bölümlerine denk gelmemle birlikte, kendimi 90lara ve 2000lere vurdum ve tüm dizilerin jeneriklerini izledim:) bu nedenle de sabah başladığım yazıyı ancak şimdi sonlandırabiliyorum.


bu da şarkımız olsun!