26.4.15

#FilmMeydanOkuması 5-6-7

Ooo 7. Gün mü olmuş!!
Hemen eksiklerimi tamamlıyorum o halde..

5.Gün: En Sevdiğiniz Drama Filmi Hangisidir?

Genelde sulu göz bir film seyircisi olarak bilinirim. Filmlere kendimi öyle bir kaptırırım ki, film komedi bile olsa bir bakarım gözlerim dolmuş. Normal hayatımda ne kadar soğukkanlı, duygularını saklayan biri olsam da, söz konusu sinema olunca tüm kalkanlarımı indiriveriyorum.. ama tabii bu sulu gözlü sinemaseverin elbette ki enn çok ağladığı bir film vardır.

I’m Sam (Benim Adım Sam)!! Zeka seviyesi 7 yaşında bir çocukla eş değer olan, Beatles hayranı Sam ile 7 yaşındaki akıllı ve sevimli kızı Lucy’nin yer yer komik, ama fazlasıyla da duygusal hayat hikayesini izlediğimiz filmde, Sean Penn ile Dakota Fanning’in harika oyunculuğu ise apayrı güzel.
Bende övgü sözcükleri bitmeden, filmi anlatmayı bırakıyorum. Blogu ilk açtığım yıllarda ufak bir şeyler de yazmıştım bu film hakkında, wikipedia/imdb yetmezse, bir bakın!



6. Gün: En Sevdiğiniz Komedi Filmi Hangisi?

Öncelikle söylemek istiyorum ki, Jim Carrey’e karşı öyle hayranlık falan beslemiyorum. Aslında pek de sevmem.. ama ne oluyor anlamıyorum komedi deyince aklıma gelen filmler hep onda kesişiyor. Hal böyle olunca da size bir Jim Carrey filmi ile cevabımı veriyorum.. The Mask (Maske)

Çocukluk yıllarım, “biri beni durdursun!!!” diye annemi çileden çıkararak geçti. Hala aklımda en yer eden repliklerin başında gelir. E hal böyle olunca da yeşil maskeli Stanley’in hakkını yemek istemem:)



7. Gün: Sizi Mutlu Eden Bir Film Seçin

Şimdii.. buna vereceğim cevap o kadar net ki. Böyle hiç düşünmeden tak diye söylerim. Ama ‘oof çok klişe’ lafını duymak istemiyorum. Biliyorum çok popüler, biliyorum.. ama ne yapayım bir film beni her izlediğimde ancak onun kadar mutlu edebilir.


Amelie’den bahsediyorum tabii ki.. Beni Fransız filmlerine aşık eden, güzel soundtrackli film. Fazla söze gerek yok, daha fazlası için: ‘enginar kalbi’



Bugünlük bu kadar.. sevgiler!

23.4.15

#FilmMeydanOkuması

Deneme bir ki.. ses deneme.. tekrar merhaba blog dünyası ben elif!

Geçen yıl ekim ayında başlatmış ilk meydan okumayı, zihninarkasokakları. Bu kadar zamanın geçtiğini düşünmemiştim. Neyse.. Çoğu blog arkadaşım bu meydan okumalara katıldı ama benim devam sorunum olduğu için hiç kalkışmadım bu işe. Ama hem kitap hem de müzik meydan okumasını hep takip ettim. Okuması da yazması kadar zevkliydi..

Geçen gün bir baktım. Bir de ne göreyim.. yeni bir meydan okuması daha. Hem de filmler üstüne. Bu kez suskunluğumu bozup ben de varım demek istedim. Ve buradayım. Her gün düzenli olarak yapamayacağımı düşünsem de olduğu kadar diyorum ve başlıyorum:)

Bugün 4. Gün!

1.Gün: En az sevdiğiniz film hangisi?

Aslına bakarsanız sevdiğim filmler kadar sevmediklerimle dolu bir listem var. Ama tüm sorular için tek bir cevap vereceğim hep, ve o da aklıma ilk gelen şey olacak. (başka türlü bu meydan okumanın altından kalkamam:))

Vee cevabımı veriyorum… İncir Reçeli!
Türk filmleriyle hep ilişkimi biraz mesafeli tutmuşumdur. Ancak bu demek değildir ki türk filmlerini sevmem, asla sevmeyi geçtiğim bayıldığım birçok film var. Fakat bu kesinlikle İncir Reçeli olamaz. 2.si de çıktı galiba, onun hakkında hiçbir fikrim yok. Ama bence zaman kaybı filmler arasına yüksek sıralardan girer bu film. Sabahları kahvaltıya incir reçeli olmadan oturan filmin fanları, üzgünüm..



2. Gün: En son izlediğiniz film hangisi?

Yaklaşık yarım saat önce bitirdiğim. ‘Meeting the Fockers’(Zor Baba ve Dünür)

İki gün önce eğlenceli bir film izlesem, ne izlesem diye düşünürken aklıma ‘Meeting the Parents’(Zor Baba) geliverdi. Robert De Niro’ya her ne kadar Taxi Driver’da hayran olsam da, ya da Don Vito Corleone olarak sevsek de, ben komedi filmlerinde bu adamı çok seviyorum. Böyle asabi, yakışıklı, biraz ukala baba figürü Robert De Niro kadar kimseye bu kadar yakışmıyor.

Filme gelince, iki film de çok eğlenceliydi. Ama tüm seri filmlerin kaderi olan bir gerçek de var ki, ilk film her zaman en iyisidir!



3. Gün: En sevdiğiniz aksiyon/ macera filmi oyuncusu kim?

Ooo en zor yerden geldi bu soru. En uzak olduğum film türü desem yalan olmaz. (Korku’da sonra..)
Çok başarısız olduğum bir türdür aksiyon/ macera, bana en son bu türde hangi filmi izledin desen ona cevap verecek kadar bile anlamıyorum bu türü. Yüksek ihtimal, arkadaşlarıma eşlik etmek için sinemada izlemişimdir. Ama garip bir şekilde izlerken keyif aldığım bu tür, özellikle izlemek istediğim filmler arasında pek yer almaz.

Evde kendi kendime izlediğimi hatırladığım aksiyon filmi deyince aklıma gelen ilk film ‘Wanted’. Ama bence James McAvoy aksiyon filminden ziyade, 16.yüzyıl İngilteresine ait. O yüzden bunu pas geçiyorum..

Hımm.. şimdi düşününce aklıma Zor Ölüm geliyor.. Bruce Wills olabilir belki derken.. gece saatlerinde televizyonda kuzenlerimle izlediğim tüm aksiyon filmlerini hatırlamaya başladım. Cehennem Silahı, Terminatör (hem de tüm filmleri).. karanlık bir televizyon geçmişim olduğunu daha önce söylemiş miydim?

Eveet.. Buldum galiba.. Danzel Washington diyorum! The Pelican Brief, Training Day, Man On Fire, American Gangster ve tabii ki Deja Vu. Bu filmlerin hepsini Danzel Washington için izlediğimi düşünürsek bu sorunun cevabı kesinlikle o olmalı diyorum. (bir itiraf: Training Day’i Ethan Hawke için izlemiştim.)



4. Gün: En sevdiğiniz korku filmi hangisi?

En çok korktuğum soru da geldi çattı. Bundan sonrası daha rahat geçecek diye düşüyorum.

Çocukken ben uyuduktan sonra annem Alfred Hitchcock filmleri izlerdi. Tabi bazen ben uyuyor taklidi de yapıyor olabilirim o sürede. Kim bilir..

Yani benim korku filmi seanslarım yorgan altından dışarıyı görmek için ufak bir boşluk yaratıp, tek gözümle izlemeye çalıştığım çocukluk zamanlarımda başladı. Sonra bir gün, her gün rutin olarak gidip akide şekeri aldığım yan komşumuzun Almanya’dan torunları geldi. Ve bir gün beni çağırdılar, ‘hadi gel korku filmi izlicez!’ Bir gittim ki, mahallenin çocukları bir odaya toplaşmış, perdeler çekilmiş. Ee ben de gelince başlattık filmi. ‘Chucky

Çok korkmuştum. Bir daha hiç Chucky izleyemedim. Hatta uzun yıllar korku filminin kıyısına bile uğramadım. Kuzenim bir gün ‘film aldım köşedeki tezgahtan, hadi izleyelim!’ (tabii o zamanlar torrent yok, online izlemek yok. baya korsan vcd alıyoruz.) dediğinde, korku filmi diyetimin biteceğini hiç düşünmemiştim. ‘The Ring’i izledik ve ben sandığım kadar korkmadım. Aksine keyif aldım. Ama hala çoğu kült korku filmini izlememişimdir, Chucky’i hiç söylemiyorum bile:)

Neyse, sorunun cevabına gelirsem.. emin olamıyorum. 6 yaşındaki Elif’e güvenip Chucky mi desem, yoksa The Ring mi bilemiyorum. Karar siz korku filmi severlerin olsun:D



Bugünlük bu kadar, diğer soruları cevaplamak için sabırsızlıkla bekliyor olacağım.. içinizde ölmeyen çocuğun 23 Nisan’ı kutlu olsun!

8.2.15

Kış

Uzuun uzun bir aradan sonra yaşadığımı unutmamanız için bir şeyler karalasam fena olmaz diye düşündüm:)

Nelerden bahsetsem? Diye düşünürken önceleri lazzy other’ın yaptığı bi mimi hatırladım. Söz vermiştim o zaman, neredeyse bir ay olmuş. Bu arada şuan dolu dizgin devam eden ‘şarkılı meydan okumayı’ merakla takip ediyorum. Yazı yazma konusunda pek istikrar sağlayamayan benim için ise buna katılmak mümkün değildi elbet. Neyse gelelim şu söz verdiğim mim’i yapmaya..

Şimdi Mevsimi /Kitap Mimi
(ya şu mim olayını seviyor muyum sevmiyor muyum bir türlü çözemedim:) )

1.Kışın okumalık favori kitabın nedir?
Tabii ki başucu kitabım ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ ile ‘Tehlikeli Oyunlar’. Galiba sadece kışın değil, ben mevsim ne olursa olsun ne Barış Bıçakçı’dan ne de Oğuz Atay’dan vazgeçebiliyorum.

2.Yılbaşı ağacında yıldız olarak kullanabileceğin bir kitap?
Ben de açıkçası bu sorunun tam olarak anlamını anlamasam da.. kendimce düşünüp kitap kapağı olarak değerlendiriyorum vee.. (gerçi içerik olarak da bence o benim yıldızım!) ‘Küçük Prens’ diyorum:)

3. Kapağı mavi olan bir kitap?
Gittim kitaplığıma baktım. Düşündüm düşündüm.. galiba ben kapağı mavi olan bir kitap okumadım. Hayır mor deseniz.. Nilgün Marmara’nın ‘Daktiloya Çekilmiş Şiirleri’ni söylerdim. Ama mavi diyorsunuz.. olmadı bu.

4.Kış tatili için mükemmel kurgusal dünya?
Bu soruyu bir an bile düşünmeden cevap veriyorum! Kuşkusuz ‘Harry Potter!:) Hogwarts hangimizin hayallerini süslemedi ki?

5.Birlikte kış tatiline gidebileceğin bir karakter?
Ender ve Çetin. Onlarla Ankara ayazında dolaşabilir, kahvaltı masasında ‘peynirin üzerine reçel sürenlerden misin, yoksa değil misin?’ tartışmasını yapabilirdim. Yemek yapar, kitap okurdum. Kötü olduğumuzda da en fazla susar, karpuz yerdik. Olmaz mı?

6.Bu sene için listende olan bir kitap?
Haruki Murakami’nin ‘Sahilde Kafka’sı. Son zamanlarda roman okumaktan soğudum, Murakami bana uzun uzun roman okuduğum günleri hatırlattı. 

7.Favori tatil içeceğin, atıştırmalığın ve filmin?
Nokta atış yapıyorum! Kahve + çikolatalı dondurma + Reality Bites.

The end.



Yahu sen ne güzel filmsin Billy Elliot!

Uzun zamandır erteleye erteleye, düne kadar izlemeden geldiğime pişman olduğum bir film daha. Bir film ancak bu kadar içten olabilir. Uzun zamandır hiçbir film bu kadar içimi ısıtmamıştı. Hayallerin aslında o kadar da umutsuz bir şey olmadığını gösterdi. Üstelik gerçek hayatla hayaller arasında sıkıştığımız,  şu mezun olunca ne olacak şimdi dediğimiz günlerde, ilaç gibi geldi.


Haruki Murakami, ‘İmkansızın Şarkısı’ kitabının son sayfasında diyor ki… “Yaşıyorduk işte ve sadece yaşamı sürdürmek olmalıydı amacımız.” Bunu bazen unutuyoruz diye hatırlatmak istedim. 

24.1.15

"İnsanlar öldürülürken susulmaz."

Yirmidört yaşımdayım ve bugün yirmidört ocak. Özgür Mumcu'nun bugün yazdığı yazısında söylediği gibi, takvimle kavga etmenin bir faydası yok belki de ama.. elimden gelmiyor. Şu sayılarla aramı bir türlü düzeltemiyorum..



“İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum..”

Bir gazeteceyi üstelik iyi bir gazeteciyi kaybetmenin acısını hepimiz biliyoruz. Ülkemiz bu konuda hiç eksik hissettirmiyor sağolsun. Ama ben size başka bir acıdan bahsedeceğim şimdi. Bir babanın gitmesinden, bir babanın çok normal bir sabahta çok normal bir vedasından; ve bir daha o eve dönememesinden bahsedeceğim. İşte bu kaybı herkes bilemez; anladığını söyler ama o sadece anlamaya çalışmaktır. Bazı acılar yaşanmadan kendini hissettiremez.

Ölüm yıldönümü nedeniyle yok olmuş arabayı görüyorum her yerde;  fonda ‘uğurlar olsun’ çalıyor. Hangi televizyon kanalı bilmiyorum, gerçi ne fark eder. Yirmibir yıl diyor; yirmibirinci ölüm yıldönümü. İyi ki mezar taşına ölüm yılını yazmak gibi bir geleneğimiz var diye düşünüyorum, o da olmasa bir gün bile hatırlamayacağız.

İşte bir gazeteciyi kaybetmek böyle hissettiriyor. Bir sabah kahvaltı ederken açtığımız televizyonda bir gazetecinin ölüm yıldönümünün bugün olduğunu görüyoruz; ağzımıza attığımız ekmek boğazımıza diziliyor, yutalım diye çay içiyoruz sonra. Bu kadar.. bir çay içimlik hatırlıyoruz işte. İçimiz burkuluyor, ufak bir hüzün çöküyor belki.. o kadar.

Sonra Özge Mumcu’nun Cunda’daki o kitapçıda babasıyla çay içişlerini anlattığı yazısını anımsıyorum. Küçük bir kız çocuğunun babasıyla yaşadığı çok normal bir anı. Babasını hem televizyonda hararetli tartışmalarda hem de evdeki sevimli halleriyle gördüğü zamanlardaki şaşkınlıktan bahsediyor. O küçük kızı düşünüyorum; hayal dünyasında babasını nasıl bir kahraman yaptı acaba. O gün evden çıkarken babasını öpebildi mi? Bunları düşündükçe gözlerim bulanıklaşmaya başlıyor, sanırım ağlıyorum. Bir babanın gidip gelmemesi, nasıl çok normal bir günü kabusa dönüştürüyor biliyorum çünkü.  Kızıyorum biraz. O kızı babasız bırakan her kimlerse onlara, bunu bulmaya çalışmayanlara, belki de direkt ölümün kendisine kızıyorum.  Sonra da yarım bıraktığım buz gibi çayı bir dikişte içiyorum.



Ben yirmiüç yaşındayım, yani Uğur Mumcu öldüğünde iki yaşındaymışım. Annem tüm gün ağlamış, ben hatırlamıyorum kuzenim anlatıyor. Annemin cenaze için Ankara’ya gitmediğine şaşırıyorum, herhalde ben çok küçüğüm diye bırakamamış olsa gerek. Bizim evde böyle adamlara annemle babam hep değer verdi. Ben kendimi bildim bileli.. böyle yetiştim. Evde sürekli Uğur Mumcu adını duyardım. Çocuk aklım onun kim olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Hem televizyondaydı hem gazetedeydi.. herhalde ünlü biri dedim. Ama annemle babam neden bu kadar çok konuşuyordu. Yoksa bu adam bizim akrabamız mıydı?

Altı yedi yaşlarındaydım daha fazla dayanamamış olsam ki, anneme sordum. “Uğur Mumcu kim?” yirmidört ocaktı, hatırlıyorum. Elektrikler kesilmişti, annem mum ışığında gazete okuyordu. Bazen yüksek sesle okurdu ben de dinlerdim. Sorumu duyunca tekrar gazeteye dönüp yüksek sesle okumaya başladı. Bir köşe yazarının ağzından, Uğur Mumcu’yu dinledim o gün. İşte ben o gün tanıştım onunla.
O günden beri de, ne zaman yirmidört ocak olsa o günü hatırlarım. Annemin babam eve gelmeden önce okuduğu o gazeteyi; sonra birlikte sofra hazırlamamızı. Babamın aldığı o renkli mumları. Sonrasında da elektrikler kesildiğinde oynadığımız, gölge oyunlarını.

Bazen bunların hepsinin bir hayal olduğunu düşünüyorum; eve mum getiren babamı nasıl bir kahraman olarak gördüğümü. Sonra gözümü kapatıyorum, yüzü gözümün önüne geliyor; gülümsüyor bana. Ama konuşmuyor.. kendimi ne kadar zorlasam da sesini hatırlayamıyorum.
Patlamanın sesini duyduğunu düşündüğüm o küçük kız çocuğunu hatırlıyorum yine. Ağlıyorum.. bazı sesler ne kadar unutmak istersen iste kendini hatırlatıyor..


Çocukluk hayallerim bitiyor böylece, büyüyorum. Büyüdükçe korkuyorum. Süper kahramanlara inandığım o yaşları özlüyorum. İşte böyle be baba, “bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum..”

2.1.15

10'dan geriye doğru saydık mı?

Ooooo yeni yılın ilk yazısı geliyoor!!

Yeni bir yılın ikinci gününden herkese merhaba! Nasıl geçti yılbaşı? Çılgınlar gibi eğlendiniz mi yoksa pijamalarınızla televizyon karşısında pinekleyenlerden misiniz? –benim gibi. Neyse ki yeni yılın ilk sabahına baş ağrısıyla uyanmayacak kadar çok çay içtik.

Yeni yıl benim için yeni yaş demek. 1 Ocak doğumlular anlar beni; hem çok güzel bir gündür doğmak için  hem de koskoca yılda bula bula bugünü mü buldum ben! diye söylenmeme sebeptir yıllarca. Saat onikiyi vurduğunda arkadaşlarım yeni yıl dilekleriyle birlikte doğum günümü de kutlamaya başlarlar.

Böyle işte.. ben de bir yaş daha yaşlanmamın şerefine kendimi günlerdir orantısız derecede filmlere vurdum. Üstelik finallerim kapıda. Vicdan azabımla iyice yüzgöz olmuş halde; yeni film arayışına girmeden buraya bir uğrayayım dedim.

Her yıl film listeleri yapardım kendime lisedeyken. İzledikçe de yanına tik atardım. Böyle böyle çok fazla film izledim. Tüm lise hayatım interneti sınırsız olan arkadaşlarıma film listeleri hazırlamakla geçti. Sonra üniversiteye başladım; onunla birlikte de garsonluk kariyerim başladı tabii ki. Para kazandıkça dvd aldım. Aldım da aldım.. sonra bir baktım duvarda raf yapacak yer yok. Filmler, kitaplar taşıyor; ee tabii bu film aşkına para da yetmiyor. İnterneti sınırsız yapıp faturayı aile bütçesine ekleyip kurtuldum:) O zamandan beri listelere sadık kalamıyorum. Anlık film tercihleriyle günler geçip gidiyor işte.

Bazen bir yönetmene bazen bir türe bazen bir ülkeye bazen de bir aktöre takılıyorum. Sonra bir bakmışım ardı ardına filmleri sıralamışım. Woody Allen, John Hughes, Richard Linklater, Audrey Hepburn, Marion Cotillard, Ethan Hawke, Robert De Niro, Winona Ryder, Audrey Tautou… daha aklıma gelmeyen bir çok ismin dahil olduğu filmler sadece o isimler olduğu için izlendi mesela. (bu da benim huyum işte!)

Bu aralar da kafayı Mark Ruffalo’ya taktım. Yani zaten kendisini severdim, bir çok filmini de izlemiştim ama nereden estiyse bir yerlerden esti. Açtım imdb sayfasını ve tüm filmlerini izlemeye ant içtim. Ve sanırım mutlu sona ulaştım.

Bu kadar gevezelik yeter, sadete gel film öner bize diyorsunuz biliyorum.. pekii o halde 2015in ilk film önerileri geliyoor!!



#Magic in the Moonlight

Eveet.. bir adet Woody Allen filmi ile başlıyoruz. Colin Firth’ün o güzel İngiliz aksanı ve Emma Watson’ın doğal güzelliğiyle, Allen’ın zekası birleşince eğlenceli bir filmin ortaya çıkmaması imkansız. Artık klasikleşmiş bir Woody Allen tarzını birebir yansıtan bir film. 
Her filmde ya kendini ya da başka bir yüzde Woody Allen’ı görmeye alışmış biz Allen severler için sanırım Colin Firth’e bürünmüş bir Woody Allen görmek çok güzeldi doğrusu. (her filmde Tanrı’ya inanmayan bir karakter barındıran filmlerinden aşikar olduğum Allen bu filmde biraz tersköşe yapsa da şaşırtmadı. ama bir an Woody Allen imana mı geldi acaba? diye düşünmedim değil.)

Hayatına biraz daha yalanların girmesine müsaade ettiğinde.. mutluydun!

#Girl, Interrupted

Hoop geçmişe gidiyoruz. Yıl 1999. Başrollerde Winona Ryder ile Angelina Jolie.
Tek kelimeyle bayıldım. ‘Guguk Kuşu’nun kadın versiyonu olmuş.’ gibi eleştirilere katılmıyorum. Evet bir akıl hastanesinde geçmesi insana Guguk Kuşu’nu ve Jack Nicholson’ı hatırlatıyor olabilir. Ama bu demek değil ki, her akıl hastanesinde geçen filmi onunla kıyaslayalım. Karakterlerin çok güzel yansıtıldığı, derine inilmese de bir çok karakterin hikayesine de değinildiği; ruhu olan filmlerden. Dönemin siyasetinin gölgesinde yaratılan klasik bir amerikan ailesinde; bir genç kızın kendini bulmasını izliyoruz. (Winona Ryder için açtığım filmi; bir baktım Angelina Jolie hayranı olarak bitirdim. Kesinlikle Jolie’nin en başarılı performansı.)

Hissetmek istemediğinizde, ölüm rüya gibi gelebilir.

#We Don’t Live Here Anymore

Yukarıda bahsettiğim gibi; Mark Ruffalo filmlerine bakarken, isminin ve imdb’deki fotoğraflarının ilgimi çekmesiyle, kendimi bu filmi izlerken buldum. (Türkçeye ‘Aşk artık burada oturmuyor’ diye çeviren kişiye buradan selamlar gönderiyorum.)
2004 yapımı bir film. İlişkiler, arkadaşlıklar, evlilik, aldatma, sadakatsizlik gibi kadın ve erkeği yakından ilgilendiren konuları realist bir şekilde izlemeyi seviyorsanız, bu sizin filminiz olabilir. (ayrıca Last Night’ı da önerebilirim.)
Rüya gibi bir hayat anlatan çerez filmleri de severim; eğlenirim gülerim ama derlerse onlar mı yoksa böyle gerçekçi filmler mi? Her zaman bu filmler beni daha derinden etkilemişlerdir. Polyannacılık oynamaktansa içime oturan repliklere sahip bu filmleri tercih ediyorum. (Mark Ruffalo’nun oynadığı karakter ise favorim.)

Eğer seni sevmeseydim başka birini sevmek zorunda kalırdım.

#13 going on 30

İşte çerez bir film! Doğum günümün sabahı, yeni yılın ilk kahvaltısının ardından kahve yanı tatlı niyetine bir film seçtim. Vee yıllar önce izlediğim bu filmi tozlu raflardan çıkardım. Hepimizin Pazar sineması olarak televizyonlardan bildiği ‘Keşke 30 Olsam’ı izledim.Bu yıl pastamın üstünde ne dilesem acaba diye düşünmeden önce; ne dilememem gerektiğini hatırlatması için güzel bir tercih oldu. Bir de üstüne eğlendim. Daha güzel bir doğumgünü düşünebiliyor musunuz?

Bence hepimiz unuttuğumuz bir şeyi tekrardan hissetmek istiyoruz.

#The Brothers Bloom

Yaklaşık bir saat önce bitirdim Ve sıcağı sıcağına yazıyorum. Şimdi bu film için üç şey söyleyeceğim: Başrollerde Mark Ruffalo ve Adrian Brody var, hem de bu iki tatlı insan dolandırıcı kardeşler vee son olarak filmin bir bölümü Prag’da geçiyor!! Daha ne olsun:)
Dolandırıcılık üstüne olan filmlere sempatim, Oceans serisinden sonra başlamıştı. O filmlerin üstüne başka film tanımasam da bu tarz filmleri çok izledim. The Brothers Bloom, Oceans’ın önüne tabii geçemedi ama artık benim için diğer filmler Bloom Kardeşlerle de yarışıyor olacak:)

Aldatılmış hissetmenin yolu nasıl aldatacağını öğrenmekten geçer.


Bugünlük bu kadar. Önceden yazılmamış bir haftasonu istiyorsanız; boşverin planları! Haftasonunun keyfini çıkarın!



E.